hikayecik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hikayecik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Eylül 2010 Cumartesi

Şerbetçi


Yaz mevsiminin yerini aheste bir şekilde güze bıraktığı günlerdi. Gök artık erkenden kararmaya başlamıştı. Kalın Emin Karyağdı bayırındaki cellat kabristanından, ustası Kara Ali’nin kabristanını ziyaret etmekten dönmekteydi. Kalın Emin her cuma bir gün evvelinden hazır ettiği beyaz gömleğini giyer, kendisine 10 gümüş kaymeye mal olan muskası dışarıdan görünecek şekilde yakasını açar, her daim taze olması için kendisine babüsselam kapısına yakın yerdeki bahçelerde yetiştirdiği lalelerden bir tanesini dikkatlice yakasına yerleştirir ve yola koyulurdu.

İlk olarak Padişahın Cuma Selamlılığına gider padişahımız efendimiz tebaasını selamladıktan sonra oradan ayrılır, hayattayken yaptığı infazlarla tıpkı bir mualliminin inceliğiyle kendisine yol yordam gösteren, yetiştiren, ve bir baba gibi sahip çıkan ustasının kabrini ziyaret etmeye Karyağdı bayırındaki cellat kabristanına yollanırdı. Onun için Kara Ali cellâtların pîri Eyyüp Basri'den bile önemli biriydi. Kaç cellata nasip olurdu padişahımız efendimizin canını almak. Bu önemli işi anca hünerli elleri ve büyük bir şöhreti olan birisi yerine getirebilirdi. Konstantiniye’de bu işi yerine getirebilecek tek kişi tabiî ki Kara Ali’ydi. Üstelik Sultan İbrahim’in boğularak infaz edilmesi sırasında kendisi de Kara Ali’nin yamaklarından biri değil miydi, ne olmuştu yani cellatların piri, padişah cellâdı Kara Ali padişahımız efendimizin haykırışları karşısında infazı gerçekleştirmek istemediyse, daha sonra infazı yerine getirirken göz yaşlarına hakim olamadıysa? Gerçi Kalın Emin de ustasının gözyaşlarına ilk defa şahit oluyordu. O sırım gibi, bastığı yeri titreten, çıplak eliyle adam öldürebilen, her daim belinde taşıdığı şifresiyle sanki bir tablo yaparmış gibi dikkatlice kafaları bedenlerinden ayıran adam ağlamıştı. Kalın Emin kırk yıl düşünce böyle bir şey görmeyi hayal edemezdi.

Kafasında bu düşüncelerle yürüyen Emin birden tanıdık bir çevrede olduğunu fark etti. Hücresinin önüne gelmişti. Soniki gündür hep böyleydi gerçi. Kafasında türlü düşünceler, türlü hatıralarla hiç farkında olmadan yürür olmuştu. Sonunda birden hücresinin önünde olduğunu fark ederdi. Sultan 2. Mahmut’un sadrazamı Mehmet Emin Rauf Paşa Balıkhane Kasrına kapatılmıştı. Bunun anlamı; eğer bir mucize olmazsa Mehmet Emin Rauf Paşa kısa zaman sonra son yolcuğuna Cellatbaşı Kalın Emin’in elinden uğurlanacaktı. Bu onun gerçekleştireceği ilk infaz değildi peki o zaman bu olayın ortaya çıkmasından beri neden böyle dalgınlaşmıştı?

İlk infazı değildi ya içinde ilk defa böyle duygular ortaya çıkmıştı. Padişahın Sadrazamını Balıkhane kasrına kapattırdığını öğrenince her zaman yaptığı gibi, zindana atılan kişinin sağlık durumunu görmek için bizzat ziyarete gitmişti. Bu alışılmadık şey değildi, bütün cellatlar namuslu insanlardı, hastalıklı, zayıf birisini öldürüp şereflerine leke sürdürmek istemezlerdi. İşte bu düşüncelerle gitti Balıkhaneye. Ama gel gör ki hücreye gidip Mehmet Emin Rauf Paşa’yı gördüğünde hiç beklemediği bir şey oldu. Erkek güzeli Mehmet Emin Rauf Paşa’yı görür görmez vurgun yemişe döndü. Uzun müddet ne yapacağını, ne diyeceğini bilemeden öylece durdu. Cellatıyla karşı karşıya olduğunu bilen sadrazam ise korkusunu gizlemeye çalışır bir hava ile hücresinde beklemekteydi. O günden sonra Kalın Emin ne yapacağını düşünüp durdu. Mehmet Emin Rauf Paşa hakkındaki karar 3.gün sonunda kesinleşecekti. Eğer bir mucize olmazda cellatın işini yapmasını isterlerse ne yapacaktı? Hem sadrazamı görünce içine dolan bu duygu neydi? İşte kafası bunlarla doluydu.

3. gün sabaha karşı artık kararını vermişti. Bu işi yapmayacak hatta bununla da kalmayıp Mehmet Emin Rauf Paşa’yı bu durumdan kurtaracaktı, bu uğurda canını feda etmeye de hazırdı. Mehmet Emin Rauf Paşa ecel şerbetini içmeyecekti. Bu işi nasıl yapacağına dair kafasında bir plan bile kurmuştu. 4. gün sabahı Balıkhane Kasrı’na gidecek, Mehmet Emin Rauf Paşa’nın işini görmek üzere götürmeye geldiğini söyleyecek ve onu oradan çıkaracaktı, Kara Ali gibi iri yarıydı muhafız olarak gelen askerlerin işini halletmekte zorlanmazdı. Ondan sonrası içinse sadrazam Mehmet Emin Rauf Paşa’ya güveniyordu. Koca Devlet-i Aliyeyi Osmaniye’nin sadrazamıydı, bir çıkış yolu bulurdu. Belki bir gemi bulur ve kimsenin onları bulamayacağı yerlere giderlerdi. Tabii sadrazam efendinin kendisini yanında götürmeme ihtimali vardı ama canını kurtarınca o da kendisine minnet besleyecekti. Bu düşüncelerle biraz olsun rahatlamıştı ve ertesi gün dinlenmiş bir şekilde bu işleri yapması gerektiği için uyumaya karar verdi.

Mehmet Emin Rauf Paşa 3 gün bu kasrın karanlık odasında ecel teri döktükten sonra, endişeyle âkıbetini beklerken, zindanın demir kapısı açılmış, Bostancıbaşı elinde tepsi, içeri girmişti. Rauf Paşa korkuyla tepsideki kadehin rengine baktı evvelâ. Paşa’nın, karşısında bostancıbaşıyı gördüğü an geçirdiği şok ve müthiş ölüm korkusu sebebiyle erkekliğini dahi kaybettiği meşhurdur. Sultan Mahmut, affettiği yakışıklı sadrazamına iltifatta bulunmuştu daha sonra:
—Kallâvî kavuğun böylesine yakıştığı bu başa nasıl kıyılır?

Not 1:Gerçek olay ve kişilere gerçek olmayan olaylar, kişiler ve mekanlar eklerken kronolojik sırayı dikkate almadım.
Not 2: İhsan Oktay ANAR etkisi ile yazılmıştır (:

24 Ağustos 2010 Salı

Çoğunlukla Zararsız*



- ZZ9 Çoğul Z Alfa
-…
-Merhaba! Ben Şahin, çoğunlukla zararsız! Benimle bir pangalaktik gargara bombası içmeye ne dersin, ya da herhangi bir şey ve biz de bu sırada hayat, evren ve her şey hakkında konuşuruz?

İşte elinde Douglas Noel Adams(DNA)’ın o öldükten sonra çıkartılan ve içinde yarım kalmış bir öykü, bugüne kadar birkaç yerde yayınlanmış olan röportajları, makaleleri ve çeşitli yazıları bulunan “Kuşkucu Somon – Galakside Son Bir Otostop Çekmek” kitabı olan kızı görünce yanına gidip söylediğim ilk sözlerdi bunlar. Aslında sözlerin ağzımdan bu tür davranışları pek çok defalar yapmış, artık kaşarlanmış birinin rahatlığında çıkmasına bende şaşırmıştım. İlk kez böyle bir şey yapmıştım. Zaten adını sormayı unutmamdan bu işleri pek bilmediğimi fark ederdi dikkatli biri.

Sıkıcı bir Pazar günüydü ve ben kendimi birden dışarı atmak istemiştim. Gideceğim bir yer, yapacağım bir iş yoktu ve ayaklarım hiçbir komuta ihtiyaç olmadıklarını benim ne yapacağımı çok iyi bildiklerini ispatlamak ister gibi götürüyordu beni. Metronun merdivenlerinden çıkıp kalabalığı görünce artık kafamda dönen tilkilerden sıyrılıp Karanfil Sokaktaki Dost Kitabevi’nin önünde olduğumun farkına vardım. Artık nefes almak, yemek yemek, su içmek gibi otomatikleştirdiğim davranışlarımdan biri haline geldiği üzere içeriye girip saat yönünün tersine olan turuma başladım. Önce çok satanlardan başladım sonra sırasıyla dergiler bölümündeki açık olan bütün dergilere hızlıca göz attım, gezi rehberleri ve bilimsel yayınların olduğu bölümleri sadece parlak ciltlerine uzaktan bakarak, önünde duraksamadan geçtim. Siyasi tarihimizle ilgili kitaplar, biyografiler, kişisel gelişim kitapları, çeşitli konularda insanın ihtiyaç duyduğu temel bilgi seviyesini sağladığını iddia eden kitaplar, lgs-öss-kpss gibi çeşitli sınavlara hazırlık kitaplarını da hızlı sayılacak bir şekilde geçtikten sonra sonunda –yaklaşık 15 dakikada- gerçek edebiyata geçmiştim. En zevkli kısım başlıyordu. Sırayla önünden geçtiğim kitapların çoğunu elime alıp kapağına, arka sayfasına, kime itaf edildiğine, kaçıncı basımı olduğuna, rastgele açtığım sayfalarında neler yazdığına bakıyor ve en sevdiğim kısım olan sayfaları hızlıca çevirip yüzüme vuran küçük esinti neticesinde, kitabın sayfalarının, yazıların kokusunu ciğerlerime çekip bütün vücuduma dolduruyor, kanıma karıştığını hayal ediyordum.

Bu şekilde ne kadar zaman geçtiğinin farkında olmadan kitaplara bakıyor ve ilerliyordum. O an için yapacak bir işim, gidecek bir yerim olmaması aslında benim şansımdı. Kafamı kaldırdım ve etraftaki kitap karıştıran diğer insanları kısa bir taramadan geçirdim. Bu da otomatik bir davranıştı. Onu gördüm. İlk anda fark edebildiklerim elinde Kuşkucu Somon, yüzünde DNA’nın oluşturduğunu tahmin ettiğim karşı konulmaz bir gülümseme ve yine bu sayede görebildiğim inci gibi dişler. Aklımı toplamalıydım, tekrar önüme döndüm. Ama görüntüsü hala karşımdaydı. Aramızda dünya klasiklerinin olduğu bölüm vardı, bu yüzden ilk seferde gülümsemesi ve dişlerinin yanında zarif boynunun üstünde topladığı ve kendisine Lara Croft havası veren saçlarını, omuzlarının güzelliğini sergileyen, neredeyse teni ile aynı renk beyaz bluzunu görebilmiştim ve boydan görmek gibi saçma bir isteğe kapıldım. İçimde ufak çaplı bir çatışma yaşamama sebep oldu bu istek. Bir tarafım –ki bu ahlak sahibi kısım oluyor- yapmayı düşündüğüm şeyin çok aptalca olduğunu, bir kitapçıda kitaplara bakmaya gelmiş birisini –tıpkı benim gibi- rahatsız edecek davranışlara kalkışmamam gerektiğini anlatırken diğer tarafım bu kadar abartmamam gerektiğini, sadece o bölüme geçip şöyle boydan bakacağımı, zaten gözlerin bakmak için var olduğunu, bunda anormal bir şey olmadığını, orasının da hep izlediğim güzergahımın son bölümü olduğunu söylüyordu. İşime gelenleri söyleyen kısmımı haklı buldum ve elimdeki kitabı aldığım rafa bırakarak ve kendimle mücadele ederek o tarafa yöneldim.

Klasikler bölümünü inceleyen birkaç kişiden ustalıkla sıyrıldım ve profilden görebileceğim bir yere konuşlandım. Sanki bir satranç oynuyor gibi yaptığım hareketlerimin komikliği karşısında kendimi gülmekten alamadım ve tam bu sırada o da kafasını kaldırıp bana baktı. O göz göze geldiğimiz kısa anda gözlerimde yakalanmış olmanın utancını veya ilk defa gördüğü bir şeyi inceleyen bir çocuğun merakını göstermemek ve en korktuğum şey olan birisini rahatsız ediyor olmamak için hızla kafamı önüme indirdim ama kendimi gülümsemekten alamıyordum. Kafasını tekrar kitapların olduğu bölüme çevirdiğinde yakalanmamak için azami gayreti de göstererek baştan ayağa süzmeye başladım. Gülüyordu, farklıydı. Güldüğü zaman yaptığı sadece ağzının şeklinin değişip dişlerinin görünmesi değildi. Gülüyordu, çenesiyle, yanaklarıyla, gözleriyle gülüyordu ve bunların oluşturduğu bütünü görmek bende galaksiyi gerçekten gördüğüm, bakmaktan bir adım öteye geçtiğim ilk seferde üzerimde oluşan etkiye benzer bir etki yapmıştı. Kafasının üstünde ray-ban wayfarer’ın kırmızı olanından vardı. Ben dışarıda o gözlüğü takarak gezdiğini hayal ettim ve o ela gözleri görme hakkını kimsenin elinden böyle alamayacağını düşündüm. Yumuşak bir yüz, simetrik hatlar, tezat oluşturmak istercesine bir ok misali ince kaşlar, düz bir burun ve elindeki kitabı okudukça kapalı tutmak için uğraştığı kırmızı ince dudaklar. Bluzunun yakasının başladığı yer aynı zamanda bir erkeğin merakının başladığı yerdeydi. Kolunda bir kadının olmazsa olmazı olan siyah bir çanta vardı. Altında bir kapri, ayaklarındaysa -fetişleri memnun etmek için olsa gerek- sadece yere basmasını engelleyecek onun dışında ayaklarını tamamen ortada bırakan sandaletler vardı. Kıyafetleri dışarı çıkarken ekstra özen gösterilmişten çok günlük-sıradan şeyler gibiydi. Ekstra bir özen göstermemiş olduğu için minnettar olmalıydım, hayatımın geri kalanında etkisinden kurtulamayacağım bir travma yaşamış olarak kalmak istemediğim için.

Orada öylece durup izledim kısa bir süre, onu ve DNA’nın yaratıcı zihnine verdiği tepkileri yüzünden okumaya çalışarak. Ta ki beni huzursuz etmekten sinsi bir zevk aldığını düşünmeye başladığım içimdeki ses bu durumun kısa bir süre sonra biteceğini hatırlatana kadar. Bundan sonra içimdeki sesin tamamen bana karşı olduğuna emin olmama sebep olacak olay oldu. O bana kin besleyen ses harekete geçmem gerektiğini söylüyordu, kızın birazdan gideceğini ve muhtemelen bir daha hiç göremeyeceğimi, bu yüzden hala biraz varken şansımı kullanmam gerektiğini söylüyordu. Ve tıpkı ayın dünyanın çekim kuvvetinin etkisinde olması gibi bende o ilk defa gördüğüm kızın çekim kuvvetinin etkisindeydim. Bu yüzden bu fikir saçma veya imkânsız olduğu kadar çekici görünmüştü gözüme. Gidip tanışmak için bir fırsat yaratabilir ve uygun bir dille tanışmak isteğimi belirtirdim eğer rahatsız olursa da özür diler ve orada hemen dünyanın merkezine bir seyahate çıkardım. Tam kendimden beklediğim gibi detaylar içinde boğulmayan basit bir plandı. Ama sorun şuydu ki daha önce hiç böyle bir şey yapmamıştım ve böyle bir durumda nasıl yaklaşılır ve nasıl başlanır hiç fikrim yoktu. Sonuçta ilk intiba önemliydi ve yıllarca dalga geçtiğim bir şey olan sokakta hiç tanımadığım biriyle tanışmak için ne yapacağımı planlıyordum, sanırım olumlu bir ilk intiba yaratmak için kafa yormaktansa İsviçreli bilim adamları gibi faydalı şeyler için yorabilirdim.

Mantıklı yanım tam olaya hakim olmak üzereyken birden hareketlendiğini görünce kafamı kaldırdım. Yanımdan geçiyordu ve biz tekrar göz göze geldik. Gözleri gülüyordu, DNA’nın etkisi diye düşündüm bende de benzer etkiler yapıyordu. Bu kısa an kararımı vermemi sağladı. Eğer şimdi aptalca olduğunu düşündüğüm şekilde davranmazsam bile o gidecekti ve ben muhtemelen bu gülümseyen yüzü bir daha göremeyecektim. Kaybedecek bir şeyin yoksa kumar oynamak o kadar zor değildir.
Kasaya aldığı kitabın parasını ödüyordu, eğer gerçekten bir şey yapacaksam bunu çabucak yapmalıydım, böylece verebileceğim oluşabilecek kötü bir imajın da en az seviyede olacağını tahmin etmiştim –sanki hangi seviyede olduğunun bir önemi olacakmış gibi-.
Çıkışa doğru yöneldi. Eğer gerçekten bir şey yapacaksam elimi çabuk tutmalıydım. Yürümeye başladım ve kafam birden çalışmaya başladı, tam ihtiyacım olduğu anda. Eğer onunla tanışmayı gerçekten istiyorsam ikimizin ortak dostu olduğunu sandığım DNA’nın yardımına başvurabilirdim. İlk başta ilgisini çekmem gerekiyordu ve bunu başarabilirsem bir şansım olabilirdi. Korkutmamak için elimden geldiğince belli ederek yaklaştım;
- ZZ9 Çoğul Z Alfa (DNA sayesinde varlığından haberdar olduğum sektör onun afallamasını vve benim ihtiyacım olan zamanı kazanmamı sağlayabilecek etkileyici bir giriş olarak aklıma gelmişti)
-…(galiba işe yaradı)
-Merhaba! Ben Şahin, çoğunlukla zararsız! Benimle bir pangalaktik gargara bombası içmeye ne dersin, ya da herhangi bir şey ve biz de bu sırada hayat, evren ve her şey hakkında konuşuruz?(acaba dozu biraz fazla mı kaçırıyordum)
- (birkaç saniye geçtikten sonra) Belki evrenin sonundaki restoranda!

13 Ağustos 2010 Cuma

Yoklama


İçeri girer girmez doğruca yerime geçip kafamı masaya gömdüm, gözlerim kapalı. Küçük bir amfideyim-diğerlerine kıyasla, görelilik- eski bir bina, eski sıralar, dar pencereler. Uyumadığım tek ispatı düşüncelerimi istediğim gibi yönlendirmem, uyuyor olsam bunu düşünemezdim herhalde değil mi? Son birkaç aydır hep aynı şeyi yapıyorum. Geliyorum, başımı masaya koyuyorum ve düşünüyorum. Çevremdekiler ise bu bitmek bilmeyen uyku halimi merak edip duruyorlar –daha doğrusu duruyorlardı. Cevaplarımın sadece onları geçiştirmek için olduğunu fark edene dek –ki bu yaklaşık bir aylarını almıştı-. Bana ne olduğunu, neden böyle değiştiğimi merak ediyorlar ya da öyleymiş gibi davranıyorlar. İkinci şık daha akla yatkın görünüyor.

Peki sorularını geçiştirmemin nedeni ne? Aramak için hiç çaba sarf etmediğim cevapları gerçekten bilmiyor oluşum mu? Yoksa gerçekten merak etmeden sordukları sorulara gerçek yanıtı verdiğimde bunu anlamayacak olmaları mı? İnsanların hayatları boyunca kendine biçilen rolü oynadığını fark ettiğimden beri, aslında bütün söylediklerinin birer replikten ibaret olduğunu anladığımdan beri, bu oyunda bir rol almamak istemeyişimi anlayabilirler mi? Her zaman olduğu gibi gene emin değilim. Zaten kendi içimde barındırdığım, kendime bile daha doğru düzgün açıklayamadığım çelişkileri nasıl açıklayabilirim ki? Ben rolümü reddediyorum, doğaçlama yapmak istiyorum ama o zaman onun bile aslında bir rol olduğunun farkındayım.

Sanırım bilinçli olma ve rüya hali arasında gidip gelir bir vaziyetteyim. Kafamda çok güçlü bir imge beliriyor. Sınıftayım ve yoklama yapılıyor, adı okunan, sırası gelen cevap veriyor; burdaaaa! Arada bir buradayım! Diyerek aykırılık yapan, sinir bozan tiplerde mevcut. Sıra bana geliyor, kürsüdeki kadın adımı söylüyor ve “…” beklenmeyen sessizlik. Tekrar tekrar okunuyor adım ve tam yook diyecekken bir elin beni dürttüğünü fark edip ağır ağır kaldırıyorum kafamı. Bütün sınıf dönmüş bana bakıyor, kürsüdeki kadın büyük harflerle adımı söylüyor ve benim yüksek sesle vermek istediğim cevap, rolümün dışına çıkıp doğaçlama yapmak istediğim replik; yoook!

8 Ağustos 2010 Pazar

İhtiyaç

Sen şimdi gözlerini kapatınca benim orada olduğum gerçeğini değiştirebildiğini mi sanıyorsun? O kara gözlerini göz kapaklarınla perdeleyişin tıpkı bulutların güneşi perdeleyişi gibi değil mi. Bu sakınman, esirgemen; güneş ile masmavi olan gökyüzünün, o büyük okyanusun kapalı havalarda da bulutların arkasında olduğunu bildiğim, hayal edebildiğim gibi senin gözlerinin derinindeki okyanusunu hayal etmeme engel değil ki.
Ama hayır merak etme, sen gözlerini kapatmaya hazırlanırken ben gitmem gerektiğini anlamıştım zaten. Neye ihtiyacın varsa o olmaya hazırdım, o olmalıydım. Beceremedim, olamadım. Eğer ihtiyacın olan huzur olamadıysam, bari ihtiyacın olmayan huzursuzluk olmayayım, senin için bunu yapayım.

29 Temmuz 2010 Perşembe

Kenarında



Gecenin en karanlık saatleri, tıpkı hayatımın olduğu gibi. Ama biliyorum şafak artık çok yakın, şafak sadece bir adım ötemde. Bir uçurumun kenarındayım. Deniz sakin, hafif bir esinti var ve hava açık, bütün yıldızlar sanki şimdi yapacağım son gösteriyi izlemek için yerlerini almış konuklar gibi. Gecenin baş misafiri ise tabi ki ay. O da bu özel gecemde beni dolunay evresi ile selamlıyor, elimi göğsümün üstüne koyuyorum ve bütün saygımla belime kadar eğiliyorum. O da ne, bir yıldız mı kaydı?

Alkollüyüm ama sarhoş değilim, öyle olsam bu kadar yolu bisikletle gelemezdim değil mi. Denizden yüzüme doğru tatlı bir rüzgar yüzümü yalayarak geçiyor, mantıklı kararlar vermeme yeteceğini umduğum kadar temiz hava. Ve evet tatlı , ben havanın tadını alabiliyorum. Merak ediyorum benden başka birisi daha var mıdır havanın tadını alabilen, yoksa bu yetenek sadece bana mı bahşedildi? Artık o kadar da önemli olmasa gerek çünkü birazdan bir daha kullanmayacağım bir yetenek olarak kalacak. Bir an ama sadece kısa bir an düşünüyorum acaba öbür tarafta tadını alabileceğim rüzgarlar var mıdır. Ama hayır, belli bir yaşa geldikten sonra varlığını kabul etmekten vazgeçtiğim diğer dünya ve tanrı şimdi nereden aklıma gelmişti? Yoksa şimdi böyle bir dünyanın var olmasını mı istiyordum? Hayır kesinlikle istediğim bu değil, bir dünyaya daha katlanamam, özellikle sonsuz olanına. Hem o zaman buraya geliş amacımda başarısız olur.

İnsanların kendi hayatlarına son vermesi diğerleri tarafından hep zayıflık olarak görülmüştür. Ben buna katılmıyorum. Hatta tamamen aksi yönde düşünüyorum. Bir insanın kendi hayatına son vermesi belki de tamamı kendi kontrolünde olan dış dünyadan bağımsız olarak yapabileceği tek şeydir. Doğal akış denen döngünün dışına çıkabilmektir. Bu yüzden bu kararı alabilmek zayıf kişilerin yapabileceği bir şey değil, onlar yaşamaya, yaşadıklarını sanmaya devam etmeyi tercih ederler. Onlar ölmekten korktukları için yaşamayı seçerler. Ben korkularımdan kurtuldum ve şimdi

Ailem yok, yakın akrabam yok, sevdiğim veya beni seven bir kadın yok. Birkaç tane arkadaşım var, gerçek arkadaşlar, karşılıklı beklentilerin olmadığı herhangi çıkar ilişkileri üzerine inşa edilmemiş arkadaşlıklar. Sadece olmasını istediğimiz için olanlardan, arkasında sebep aramak gerekmeyenlerden… tam bütün hayatımın olmasını istediğim gibi yani. Gerçi yine uzun zaman oldu, aramadım onları. Şimdi de arayamam. Yapmayı düşündüğüm şeyi tahmin edip beni durdurmak isteyeceklerinden korktuğum için değil, yarın öbür gün polisin yapacağı soruşturmada ifade vermek zorunda kalmaları için. Benden hiçbir beklentileri olmadan arkadaşlıklarını esirgemeyen bu insanlara giderayak bir kazık atmak istemem.

Yine de polis soruşturma için ifadelerini almak ister mi? Sonuçta çok kalabalık bir çevrem yok ve bazı şeylere bu yüzden kolay ulaşabileceklerini düşünebilirler. Acaba bir mektup yazıp durumu basitçe açıklasam mı, hem sahip olduğum birkaç parça eşyanın ne yapılmasını istediğimi de yazarım, bisikletim, kitaplarım ve cep telefonum dışında işe yarar bir parça yok gerçi; bir çekyat , bir masa dolusu karalama, işim gereği kullandığım el fenerim –sinemada yer göstericilerin olmazsa olmazı-, çoğu zaman düzgün çalışmayan ve işi boş bir buzdolabı. Ha birde insanların bana bir ucubeymişim gibi bakmalarına yetecek kadar maden suyu kapağı… Sanırım bir adım sonra bunların büyük çoğunluğunu belediyeye bağışlamış olacağım ama bisikletimin bir çocuğa kitaplarımın ise arkadaşlarıma verilmesini istediğimi biraz geç olsa da fark ettim. Keşke bu son arzumu belirten bir not yazmayı düşünebilseydim, yazdığım onca şey içinde işe yarar birkaç satırımda olurdu böylece. Ev sahibim de el koymak isteyebilir gerçi, birikmiş kira borcunun karşılığı olarak. Keşke cep telefonumu da ona verseydim ve böylece diğer eşyalarımla ilgili isteklerimi de yerine getirmesini sağlayabilirdim. Yaşlı cadı neden böyle bir şey yapmasını istediğimi düşünmezdi bile.

Birazdan gün ağarmaya başlayacak. Ne kadar zamandır bunları düşünerek oturuyorum? Kaç gündür buraya geliyorum? Sadece bir adım daha ve…