8 Ocak 2011 Cumartesi

isterdim


ben de isterdim ki böyle gündeme dair olsun - kısa kısa olsun böyle gündemi takip eden, güncel bir yazar olayım ama nerede efenim nerede? aranızda işte orada diyenler olsa keşke. olsa da bu bana altın-orda devletini hatırlatsa, kendimi gene tarihin tozlu sayfaları arasında bulsam -ya da kaybetsem- artık netice önemli değil zaten bir yerden sonra önemli olan niyet. öyle olmasa bu manasız yazıları neden yazayım ama değil mi? mesela bu sefer katii suretteki niyetim kısa bir yazı yazıp aslında herdaim buralarda olduğumu belli etmek ve alakasız bir resim ekleyerek ilgiyi bir derece dağıtmak. inşalla olmuştur bu sefer

25 Kasım 2010 Perşembe

Bunu ben mi yazmışım?


Blog yazmaya yazacak bir şeyi olduğu için başlayanlardan veya bir konuda uzman olup ahkam kesen, akıl ve yöntem dağıtanlardan değilim. Öyle bir heves, bir merak, ulan millet yazıyor elbet benim de söyleyecek 3-5 kelamım var, olacak en iyisi ben de bir blog açayım, oraya yazarım belki okuyan bile çıkar diyerek soyundum bu işe. Tabii sonradan fark ettim ki soyunma eylemi ilgi çekmek için yapılıyor işle falan ilgisi yok. Epey zamandır ara ara gelip içimi döküyorum haggetten rahatlıyorum. Hani şair demiş ya; içinde kalıp seni rahatsız edeceğine, tutma dök içindekileri başkalarını rahatsız etsin. Tabii bunu duyan adamın Türkçenin oraya buraya çekiştirilmesinden faydalanmak suretiyle ortaya yere koy vermesi bence de hiç komik değil. Ama soruyorum şimdi sizlere; yapacak bir şey var mı? Cevap veriyorum sizin yerinize; yok.

Gel zaman git zaman günler, haftalar, aylar hatta inanmazsınız ama yıllar geçiyor. Hadi bunu da benden öğrenmiş oldunuz böylece. Size ara ara böyle enteresan, hayatta nerede karşılaşacağınızı, işinize yarayacağını bilmediğim saçma sapan bilgiler verebilirim. Bence artık bunu kabullenin. Genel kültürüm geniştir söylemesi ayıp değil ama. Neyse şimdi Einstein’lan aramızı bozan görelilik-görecelilik konusuna tekrar girmek istemiyorum[yazlarımı takip edenler hatırlayacaktır(*sonradan eklenen kısım, hep böyle cümleler kurmanın hayaliyle yaşadım, artık öleyim ben)], sinirlerim bozunuyor sonra(ya da dur kendi kendime bir şekil yapıyim yukarıya tekrar döneyim*). İşte mesela böyle basit, böyle kendi çapımda espriler yapabiliyorum, ikileye biliyorum, cümleleri istediğim gibi deviriyorum ya, inanır mısın bana yetiyor. Hani bir yumak iple oynayan bir kedi gibi veyahut bu kedinin kuyruğunu çekiştiren bir çocuk gibi mutlu oluyorum lan! İstediğim noktalama işaretini kullanmamı, kelimeleri kasıtlı olarak yanlış yazıp böyle sempatik bir hava oluşturmak niyetinde gibi görünerekten asıl amaç olarak Türkçeyi bozma çalışmalarına destek verebilme özgürlüğünü, böyle komplolar üretip inanan insanların olmasını(bunlara beğenmiyorsan zigigit! Diyebilmeyi) falan seviyorum. Bir ara cümle çok uzadı n’oluyoruz, nereye gidiyoruz dedim ama zannederim sonunda tekrar toparladım. İşte hep böyle oluyor amısına koyim ya! İnanır mısın azizim iki satır bir yazı yazayım epeydir yazmıyordum diye başladım ama daha aklımdaki konuya bile gelemedim, başlıkla bağlantıyı bile kuramadım. Mahsuna senaryo mu yazsam lan. Uzun uzun kalabalık kalabalık yazarım ağğbii ama hiçbir şey anlatmam desem yer mi? Neyse bu paragraf çok uzadı ben bir paragraf başı yapayım.
Dikkat çekmek için konulmuş alakasız resim


Bütün iyi niyetimle yazmaya başladığım blog yazılarım(tıpkı bu yazı gibi) hep böyle cıvık haller alıyor ya da o anki duygu yoğunluyla yazınca sonradan tekrar okumak beni şaşırtıyor. Bakıyorum önceki yazdıklarıma ulan bunu ben mi yazmışım diyorum kendime. Çeşit çeşit ruh halleri, tripler, aforimazlar(ilk defa aforizmayı cümle içinde kullanıyorum, tam bilmeden yapıyorum ama güzel durdu bence bırakın ben de mutlu olayım işte böyle basit şeylerlen). Misal bu yazı, bir hafta sonra tekrar okuyayım anaa ne saçma sapan şeyler yazmışım diyeceğim. Ama biliyorum ki saçma sapan şeyler yapmaktan zevk alıyorum. O yüzden yadırgamayacağım kendimi. Netice de ben böyle biri değilim, ama ola da bilirim?! Orası henüz net değil. Çok sık sorar oldum kendime bunu ben mi yazmışım? Diye. Şarkı sözü gibi, şiyir gibi yazarak noktayı koydum gene eheheh.

1 Kasım 2010 Pazartesi

Mardin Kapı o kadar da şen olmadı

19 günlük iznim çok hızlı bir şekilde geçti, bitti(nereden bakarsan maksimum 8-10 günde bitmiştir) ve Diyarbakır’a geçtim. KTM’ye katıldım ve asıl görev yerime postalanmayı bekliyorum, kurbanlık koyun gibi. Tabii bu arada elimdeki Diyarbakır’ı gezme, yeme, içme fırsatını da sonuna kadar olmasa bile bir miktar kullanıyorum önümdeki 5 ayı hatırladığımda özellikle. Birkaç gün daha önceden bildiğim yerlere gittikten sonra bugün bir değişiklik yapmaya karar verdim. Daha önce gitmediğim bir yere gidecektim; Mardin Kapı. Yıllar yılı düğünlerde, bilmem nerelerde “Mardin kapı şen oluuuur / le leee / le leee / le hanım” şeklinde gelişen türküyü yukarıda yazdığım kadar bilirdim ama Mardin kapı derken Diyarbakır’ın meşhur surlarının bir kapısından bahsettiklerini bilmezdim, yola koyulan tabelayı görene kadar.



Hazırlandım, fotoğraf makinemi aldım ve Mardin kapıya gitmek – ne kadar şen olduğunu görmek için yola çıktım. Nerede olduğunu bilmiyordum ama olsundu bir şekilde bulurdum. Diyarbakır belediye binasına doğru yaklaşırken uğultuya benzer sesler ve polisler görünce meraklandım ve tırstım. Yaklaşmaya devam ettim ve miting-ile eylem arası bir olayla karşı karşıya olduğumu gördüm. Kalabalık bile sayılmazdı birkaç yüz kişi vardı ve belediyenin önüne çekilmiş bdp otobüsünün üstünden birisi konuşma yapıyordu. Kürtçe bilmediğim için neden bahsettiğini anlamadım ve acaba bir fotoğraf çeksem mi diye birkaç saniye süren bir düşünmenin ardından hemen vazgeçtim. Ya sivil polis falan zannederde pataklamaya kalkarlarsa –sanki herkes de psikopat, bu ne tırsıklıklan- neyse diyerek yola devam ettim ve Dağkapı’ya geldim. Oradan surları takip ederek gördüğüm tabelaya doğru gitmeye başladım bu sırada da sur boyunca fotoğraf çekmeye. İşte bu sırada o geldi;

-ağbey bir mendil al ağbey
-…(sakın ağzını açma sakın)
-hadi ağbey Allah rızası için
-canım hiç bozuğum yok.(heh, buralı olmadığını da belli ettin, sıçtın şimdi bu da yapışır yanına artık düşmez yakandan düşmez)
Ve ben yürümeye devam ederken o da yanıma takıldı.
-ağbey 5 lira biriktirip ayakkabı alacam ağbey annem ayakkabıcıyla konuştu bana git 5 lira kazan alalım dedi.
-lanet olsun ya kaç para
-400 bin ağbey
-neeeeeyyyy kaaaaaççç? Pek de kazıkçıymışın ha
-ağbey dün akşam yemek yemedik.satıp ayakkabı alcam ağbey okula almadılar bugün.
-al hadi son bozuk param iki tane 25 kuruş.
Alışveriş tamamlandı. Çocuk başka yöne, başka avlara dönerken ben;
-tosun Mardin kapıya gideceğim ben doğru yolda mıyım?
-ağbey ben seni götürüyüm, buralar tekin değil zaten sen buralarda gezme
- (hassiktir) nasıl tekin değil canım
-burada senin gibi ağabeyleri cüzdanı için bıçaklıyolar, kafasını kopartıyolar.
-( yok canım gene atıyor, ya atmıyorsa?!) Mardin kapı tekin mi bari?
- oralar iyi ağbey, ben sana gösteririm.
-iyi hadi gidelim ama dur önce bir fotoğrafını çekiyim senin de



Düştük yola. Ne çene varmış sende. Anlattıklarını o kadar otomatik, duraksamadan, peşpeşe sıralıyorsun ki insan acaba aynı şeyleri kaç kişiye anlattı, ne kadar sürede ezberledi diye sormadan edemiyor.
-baban öldü, annen ve sen kalıyorsun, kalbin delik, ayağında ayakkabı yok diye bugün okula almadılar, dün akşam hiçbir şey yemedin.
Diyarbakır’a geldiğimden beri bunun benzeri şeyleri senin gibi o kadar çocuktan duydum ki insanın duyduklarına inanası gelmiyor. Ama ya doğruysa? Çok temiz yüzlü bir çocuksun, ağzından çıkan iki cümleden birisi allahla ilgili(benim için çok sıkıcıydı yani).
Seninle ne yapsam bilmiyorum, karnını doyurup ayakkabı alacağını iddia ettiğin komik parayı verebilirim, rehberlik ücretin olarak.
Daha önce de benim gibi bir ağbeye rehberlik yapmışsın 50 lira vermiş, beraber yemeğe gitmişsiniz, bütün Diyarbakır’ı gezdirmişsin, o zaman da tam kira zamanınızmış parayı oraya vermişsiniz, bugün okula gitmişsin ama ayağında ayakkabı yok diye cemile hoca “siktir git!” demiş, ayakkabıyı alınca hiç çıkartmayacakmışsın çünkü çok güzelmiş(10 liraya alacağını iddia ettiğim ayakkabı mı çok güzel diyemem tabii), annen çok güzel Yasin okuyormuş, o adama gece hiç uyumayıp kuran okumuş, valiye de rehberlik yapmışsın çek vermiş sana 300 liralık yardım çeki vermiş. Bir gün bir fotoğraf makinesi bulmuşsun kutulu eve götürmüşsün annen fotoğrafçıya götürmüş adam o zaman bu 3 milyar eder demiş, hatta isterseniz kuyumcuya da satabilirmişsiniz çünkü üstünde altından yapılmış yerler varmış, sonra annen satmış falan filan. İnanabilmek için kendimi çok zorladım.



Kafamı karıştırdın çocuk. Bunu biriyle paylaşıp olay için fikir, kendim için yardım almalıydım. Aklıma gelecek bir isim yoktu çünkü son zamanlarda zaten hep aklımda olan bir isimdi. Ona mesaj attım içinde bulunduğum duruma dışarıdan bir bakış açısı getirsin diye “söyle ne yapsın sevgilin?”. Ve beklediğim yardımı aldım, okulunu, hocasının ve müdürünün adını öğrendim Ziya Gökalp İ.Ö.O. 7-A sınıfı öğrencisi Abdullah –arkadaşlarının deyişiyle apo’nun. Öğrendiklerimi hemen iletiyordum bakalım doğrulanacak mı diye. Doğrulanacağını sanmıyordum ama doğrulanmasını istiyordum. Doğrulanmadı maalesef. Sana tekrar tekrar sordum ve sen ısrarla aynı şeyi söyledin durdun. Bu arada Mardin kapıya gitmiş şimdi geri dönüyorduk. Sana yemek ısmarlamalıydım.
Çok zekiyim ya ben, o yüzden seni burger king’e götürmeye ve hamburger ısmarlamaya karar vermiştim. Bu arada telefon çaldı aklımdaki kişi arıyordu ne yaptığımı merak etmiş olmalıydı, en son durumu kısaca anlattım, okulda çocuğun bahsettiği isimde bir öğretmen ve müdür yardımcısı olmadığını bir kez daha duyunca çocuğun hikayesinde büyük bir delik açıldı şimdi ne yapmalıydı. Hani sormuştun ya çocuk sevdiğin var mı diye al telefonu bir de ona anlat bakalım benim anlattığım seni bir de sesinle sen tamamla.
-bacın mı
-yok ne alakası var lan
-sevdiğin mi
-heh sevdiğim



Hamburger senin için çok değişik bir deneyim olacaktı Ama her değişik deneyim iyi olmak durumunda değil. O ana kadar makine gibi konuşan sen hamburgerciye gelince ilk defa durakladın ne söyleyeceğini bilemedin, şaşırttın beni. Hamburgeri yedin ama patates kızartmasını yemedin ne oldu diye sorduğumda karnının ağrıdığını söyledin. Buraya getirdiğim için pişman oldum. Dışarı çıktık sen yemek için hayır duası okuyarak beni bunaltıyordun. Ayrılmak istedin, ben ayakkabı almaya gidelim dedim. Senin beğendiğin ayakkabının mahallenizdeki ara sokakta olduğunu, mahallenizin de çok uzakta olduğunu, en az iki saat süreceğini söyledin. İlle o ayakkabıcı olmak zorunda değildi ya canım etrafta başka ayakkabıcılar da vardır elbet. Seni zorla peşime sürükledim, sen “gerek yok ben gideyim, zaten yemek ısmarladın az paran vardır boşuna harcama ağbey” diyip dururken. Kısmen haklıydın dışarı çıkarken üzerime fazla para almamıştım ama seni tatmin edecek bir ayakkabı buluruz diye tahmin ediyordum. Yarım saat civarında dolaştık ama hiçbir şey bulamadık. Sen artık annem merak eder, evim uzak ben gideyim, biraz daha mendil satayım demeye başlamıştım ama fark ettik ki mendillerini de kaybetmişsin.

Şimdi ne yapmalıydım? Para verebilirdim ama özellikle hikayende ortaya çıkan delikler bunu bir meslek haline getirdiğin izlenimi verdi. Vermeyebilirdim ama o zaman da ben rahatsız hissedecektim ne olmuş numara yaptınsa zengin olmadığın belli zaten. Yazmaya utanıyorum sonunda 10 liracık çıkarttım cebimden sana bugünkü rehberlik ücretin bu dedim. Sen ise bu çok gerek yok diyerek beni yine kendimden şüphe ettirdin. Bu nasıl para için numara yapmak ki böyle bir şey söylüyorsun? Helalleştik ve sen yoluna gittin. Neydin, söylediklerinin ne kadarı doğruydu, gerçek bir çözüm bulabilir miydim, neden böyle aptalca bitirdim şimdi ben dönüp dönüp bunları düşüneceğim. Özür dilerim apo.

18 Eylül 2010 Cumartesi

Şerbetçi


Yaz mevsiminin yerini aheste bir şekilde güze bıraktığı günlerdi. Gök artık erkenden kararmaya başlamıştı. Kalın Emin Karyağdı bayırındaki cellat kabristanından, ustası Kara Ali’nin kabristanını ziyaret etmekten dönmekteydi. Kalın Emin her cuma bir gün evvelinden hazır ettiği beyaz gömleğini giyer, kendisine 10 gümüş kaymeye mal olan muskası dışarıdan görünecek şekilde yakasını açar, her daim taze olması için kendisine babüsselam kapısına yakın yerdeki bahçelerde yetiştirdiği lalelerden bir tanesini dikkatlice yakasına yerleştirir ve yola koyulurdu.

İlk olarak Padişahın Cuma Selamlılığına gider padişahımız efendimiz tebaasını selamladıktan sonra oradan ayrılır, hayattayken yaptığı infazlarla tıpkı bir mualliminin inceliğiyle kendisine yol yordam gösteren, yetiştiren, ve bir baba gibi sahip çıkan ustasının kabrini ziyaret etmeye Karyağdı bayırındaki cellat kabristanına yollanırdı. Onun için Kara Ali cellâtların pîri Eyyüp Basri'den bile önemli biriydi. Kaç cellata nasip olurdu padişahımız efendimizin canını almak. Bu önemli işi anca hünerli elleri ve büyük bir şöhreti olan birisi yerine getirebilirdi. Konstantiniye’de bu işi yerine getirebilecek tek kişi tabiî ki Kara Ali’ydi. Üstelik Sultan İbrahim’in boğularak infaz edilmesi sırasında kendisi de Kara Ali’nin yamaklarından biri değil miydi, ne olmuştu yani cellatların piri, padişah cellâdı Kara Ali padişahımız efendimizin haykırışları karşısında infazı gerçekleştirmek istemediyse, daha sonra infazı yerine getirirken göz yaşlarına hakim olamadıysa? Gerçi Kalın Emin de ustasının gözyaşlarına ilk defa şahit oluyordu. O sırım gibi, bastığı yeri titreten, çıplak eliyle adam öldürebilen, her daim belinde taşıdığı şifresiyle sanki bir tablo yaparmış gibi dikkatlice kafaları bedenlerinden ayıran adam ağlamıştı. Kalın Emin kırk yıl düşünce böyle bir şey görmeyi hayal edemezdi.

Kafasında bu düşüncelerle yürüyen Emin birden tanıdık bir çevrede olduğunu fark etti. Hücresinin önüne gelmişti. Soniki gündür hep böyleydi gerçi. Kafasında türlü düşünceler, türlü hatıralarla hiç farkında olmadan yürür olmuştu. Sonunda birden hücresinin önünde olduğunu fark ederdi. Sultan 2. Mahmut’un sadrazamı Mehmet Emin Rauf Paşa Balıkhane Kasrına kapatılmıştı. Bunun anlamı; eğer bir mucize olmazsa Mehmet Emin Rauf Paşa kısa zaman sonra son yolcuğuna Cellatbaşı Kalın Emin’in elinden uğurlanacaktı. Bu onun gerçekleştireceği ilk infaz değildi peki o zaman bu olayın ortaya çıkmasından beri neden böyle dalgınlaşmıştı?

İlk infazı değildi ya içinde ilk defa böyle duygular ortaya çıkmıştı. Padişahın Sadrazamını Balıkhane kasrına kapattırdığını öğrenince her zaman yaptığı gibi, zindana atılan kişinin sağlık durumunu görmek için bizzat ziyarete gitmişti. Bu alışılmadık şey değildi, bütün cellatlar namuslu insanlardı, hastalıklı, zayıf birisini öldürüp şereflerine leke sürdürmek istemezlerdi. İşte bu düşüncelerle gitti Balıkhaneye. Ama gel gör ki hücreye gidip Mehmet Emin Rauf Paşa’yı gördüğünde hiç beklemediği bir şey oldu. Erkek güzeli Mehmet Emin Rauf Paşa’yı görür görmez vurgun yemişe döndü. Uzun müddet ne yapacağını, ne diyeceğini bilemeden öylece durdu. Cellatıyla karşı karşıya olduğunu bilen sadrazam ise korkusunu gizlemeye çalışır bir hava ile hücresinde beklemekteydi. O günden sonra Kalın Emin ne yapacağını düşünüp durdu. Mehmet Emin Rauf Paşa hakkındaki karar 3.gün sonunda kesinleşecekti. Eğer bir mucize olmazda cellatın işini yapmasını isterlerse ne yapacaktı? Hem sadrazamı görünce içine dolan bu duygu neydi? İşte kafası bunlarla doluydu.

3. gün sabaha karşı artık kararını vermişti. Bu işi yapmayacak hatta bununla da kalmayıp Mehmet Emin Rauf Paşa’yı bu durumdan kurtaracaktı, bu uğurda canını feda etmeye de hazırdı. Mehmet Emin Rauf Paşa ecel şerbetini içmeyecekti. Bu işi nasıl yapacağına dair kafasında bir plan bile kurmuştu. 4. gün sabahı Balıkhane Kasrı’na gidecek, Mehmet Emin Rauf Paşa’nın işini görmek üzere götürmeye geldiğini söyleyecek ve onu oradan çıkaracaktı, Kara Ali gibi iri yarıydı muhafız olarak gelen askerlerin işini halletmekte zorlanmazdı. Ondan sonrası içinse sadrazam Mehmet Emin Rauf Paşa’ya güveniyordu. Koca Devlet-i Aliyeyi Osmaniye’nin sadrazamıydı, bir çıkış yolu bulurdu. Belki bir gemi bulur ve kimsenin onları bulamayacağı yerlere giderlerdi. Tabii sadrazam efendinin kendisini yanında götürmeme ihtimali vardı ama canını kurtarınca o da kendisine minnet besleyecekti. Bu düşüncelerle biraz olsun rahatlamıştı ve ertesi gün dinlenmiş bir şekilde bu işleri yapması gerektiği için uyumaya karar verdi.

Mehmet Emin Rauf Paşa 3 gün bu kasrın karanlık odasında ecel teri döktükten sonra, endişeyle âkıbetini beklerken, zindanın demir kapısı açılmış, Bostancıbaşı elinde tepsi, içeri girmişti. Rauf Paşa korkuyla tepsideki kadehin rengine baktı evvelâ. Paşa’nın, karşısında bostancıbaşıyı gördüğü an geçirdiği şok ve müthiş ölüm korkusu sebebiyle erkekliğini dahi kaybettiği meşhurdur. Sultan Mahmut, affettiği yakışıklı sadrazamına iltifatta bulunmuştu daha sonra:
—Kallâvî kavuğun böylesine yakıştığı bu başa nasıl kıyılır?

Not 1:Gerçek olay ve kişilere gerçek olmayan olaylar, kişiler ve mekanlar eklerken kronolojik sırayı dikkate almadım.
Not 2: İhsan Oktay ANAR etkisi ile yazılmıştır (:

11 Eylül 2010 Cumartesi

Sorular çalındı!



Efenim bendeniz naçizane orta okula gidip geldiğim zamanlarda soruların çalındığına bizati şahit olmuş birisi olarak, bugüne kadar sakladığım bu gerçeği artık söylemekte bir sakınca görmüyorum. Birazdan anlatacaklarımın sonucunda bazı kişilerin kellesi istenecek değil, zaten yer de yerinden oynamaz gibi geliyor bana ama dur bakalım hayırlısı.

Orta son sınıftayız ve Cuma günü son dersimiz ve aynı zamanda bir tesadüf sonucu olarak matematik sınavı olan saat gelmiş dayanmış. Tabii öğrenci psikozu bizim tek niyetimiz çeşitli bahanelerle sınavı ileri bir tarihe erteletmek. Tenefüs bitti öğretmenimiz(liseye geçince hoca, orta okulda öğretmen) geldi. Burada parantez açmak istemiyorum ama belirtmem lazım ki matematik öğretmenimiz Zühal hoca’yı çok severdim. 15 yıllık öğrencilik kariyerimde en sevdiğim 5 hoca içerisindedir –hayır ilk dönem karneme aldığımdan bir not yukarısını vermeden önce de seviyordum- diyebilirim diyerek açmadığım parantezi kapatıyorum. Çantasından kağıtları çıkartıp öğretmen masasına koydu. Ben sınıfın orta sıra kısmında en arkanın bir önünde otururdum. Tabi öğretmenimiz sınıfa girdiği andan itibaren biz sınavı erteletmek için söylenmeye başlamıştık bile.

Öyle mi olsun, böyle mi olsun, şu da olabilir derken birde baktım ki ne göreyim hafta sonu oturup iyice çalışmamız için sınavın önümüzdeki hafta içi bir güne ertelenmesine karar verilmiş –öğrenci milletinden korkulu azizim-. Oh ne ala hafta sonu koştur, top oyna diye hayal ederek çantamı toplarken o sırada öğretmenimiz de sınıf içinde dolaşarak muhabbet etmekteydi. İşte her şey bu sırada oldu. Öğretmen masasının önünde, ilk sırada oturan arkadaşımız, ben kendisine kısaca Melih diyorum –ki kendisi sınıfta çalışkan olarak anılan kişilerden birisidir- gayet sakin bir şekilde, hocanın sınıf içinde dolanmasını fırsat bilerek önündeki sınav kağıtlarından bir tanesi aldı ve sıranın gözüne attı. Tabi bunu gören tek kişi ben değildim ve bu olay sınıfta bir heyecan dalgasına bir fısıltı hareketine yol açtı. Zar zor dersin sonunu getirdik ve hemen bir kümelenme oluşturarak okulun ilerisindeki kırtasiyeye gittik. Bizim diğerlerinden farkımız soruların alındığını herkesin bilmesiydi. Fotokopilerimizi çektirdik ve mutlu mesut bir şekilde dağıldık. Neticede kimse vicdan – hak – hukuk demedi. Hafta sonu sınav kağıdını alıp soruların çözümlerini ezberledim, ancak full çeken salakların durumuna düşmemek için o orta okuldaki halimle sorulardan bir tanesini boş bırakmaya karar verdim.

Sınav günü gelip çattığında bence geri zekalı statüsünde ele alabileceğimiz çocukların çektirdiğimiz fotokopilerin sütündeki soruları ona bunu çözdürüp katlayıp cebinde gezdirdiğini sınavda kağıt değiştirmek yöntemini uygulayacaklarını öğrenince küplere bindim(hala o küplerden inmiş değilim). Yapmayın, etmeyin bu kağıt katlanmış öğretmenimiz fark eder, zaten siz bugüne kadar hangi matematik sınavında tüm soruları yaptınız bari bir iki tanesini boş bırakın kadını şüphelendirmeyin dedim ama dinletemedim. Geri zekalı olmanın bir sınırı vardır herhalde ne olacak 5 tane sorunun cevabını nasıl bir insan ezberleyemez acaba diye düşündüm. Bu arada sınıfımızda seren(erkek) ve engin isimli iki dangaloz daha vardı sınıf tekrarı yapıyorlardı ve bu sene geçebilirlerse bu büyük oranda benim sayemde olacaktı. Bu dangalozlar soruları almaya bile tenezzül etmemişler ne de olsa kopya çekeriz diye düşünmüşlerdi. Sınav oldu. Ben ezbere bildiğim soruları cevapladım, kağıt hazırlayanlar değiştirdi, kopya çekmeyi planlayanlar kopya çekemediler. Sınav da kopya çekmeyen dangalozlar sınıfın geri kalanını suçladı, gidip bunlar soruları çaldı diye şikayet etti. Öğretmenimiz o hafta boyunca bu konuda hiçbir şey söylemedi.

Ertesi hafta sınav olduğumuz gün geldi ve biz artık sınav sonuçlarını daha doğrusu bu olayın sonuçlarını merak ediyorduk. Öğretmen geldi, biz sınav sonuçlarını sorduk. O da sınav kağıtlarını yolda giderken otobüste unutup kaybettiğini, o yüzden şimdi aynı sorularla bizi tekrar sınav yapacağını söyleyince bir şok bir sevinç bir hüzün dalgası geçti yüzlerimizden. Ben hafızamı yokladım cevaplar hala ezberimdeydi. Sınav tekrar oldu. Bu sefer kağıt değiştiren zerzavat da sıçtı. Biz de teğet geçmiş olduk böylece. İşte böyle, sonuç falan beklemeyin bir ahlak dersi falan yok. Kpss soruları çalınınca aklıma geldi yazdım işte. Acaba bunlar bizim sınıftaki zerzavatla akraba falan mı diye de düşündüm yani düşünmedim değil.

3 Eylül 2010 Cuma

Deliliğe Övgü

"Ölümlülerin doğal yeteneklerini, saygıdeyer olduğu düşünülen bu kadar bilimi yaratmaya ve gelecek kuşaklara aktarmaya sevk eden neden, şöhrete olan susuzluk değil de ne? Geceler boyu uykusuz kalarak, bu kadar ter dökerek bir çeşit ün, yani beş para etmez bir şey kazanacağını düşündü insanlar, hakikaten zır deliler. Ama bu arada yaşamın en seçkin nimetlerini işte bu deliliğe borçlusunuz; oh ne tatlı bir şey, başkasının deliliğinin meyvelerinden faydalanıyorsunuz." Erasmus

24 Ağustos 2010 Salı

Çoğunlukla Zararsız*



- ZZ9 Çoğul Z Alfa
-…
-Merhaba! Ben Şahin, çoğunlukla zararsız! Benimle bir pangalaktik gargara bombası içmeye ne dersin, ya da herhangi bir şey ve biz de bu sırada hayat, evren ve her şey hakkında konuşuruz?

İşte elinde Douglas Noel Adams(DNA)’ın o öldükten sonra çıkartılan ve içinde yarım kalmış bir öykü, bugüne kadar birkaç yerde yayınlanmış olan röportajları, makaleleri ve çeşitli yazıları bulunan “Kuşkucu Somon – Galakside Son Bir Otostop Çekmek” kitabı olan kızı görünce yanına gidip söylediğim ilk sözlerdi bunlar. Aslında sözlerin ağzımdan bu tür davranışları pek çok defalar yapmış, artık kaşarlanmış birinin rahatlığında çıkmasına bende şaşırmıştım. İlk kez böyle bir şey yapmıştım. Zaten adını sormayı unutmamdan bu işleri pek bilmediğimi fark ederdi dikkatli biri.

Sıkıcı bir Pazar günüydü ve ben kendimi birden dışarı atmak istemiştim. Gideceğim bir yer, yapacağım bir iş yoktu ve ayaklarım hiçbir komuta ihtiyaç olmadıklarını benim ne yapacağımı çok iyi bildiklerini ispatlamak ister gibi götürüyordu beni. Metronun merdivenlerinden çıkıp kalabalığı görünce artık kafamda dönen tilkilerden sıyrılıp Karanfil Sokaktaki Dost Kitabevi’nin önünde olduğumun farkına vardım. Artık nefes almak, yemek yemek, su içmek gibi otomatikleştirdiğim davranışlarımdan biri haline geldiği üzere içeriye girip saat yönünün tersine olan turuma başladım. Önce çok satanlardan başladım sonra sırasıyla dergiler bölümündeki açık olan bütün dergilere hızlıca göz attım, gezi rehberleri ve bilimsel yayınların olduğu bölümleri sadece parlak ciltlerine uzaktan bakarak, önünde duraksamadan geçtim. Siyasi tarihimizle ilgili kitaplar, biyografiler, kişisel gelişim kitapları, çeşitli konularda insanın ihtiyaç duyduğu temel bilgi seviyesini sağladığını iddia eden kitaplar, lgs-öss-kpss gibi çeşitli sınavlara hazırlık kitaplarını da hızlı sayılacak bir şekilde geçtikten sonra sonunda –yaklaşık 15 dakikada- gerçek edebiyata geçmiştim. En zevkli kısım başlıyordu. Sırayla önünden geçtiğim kitapların çoğunu elime alıp kapağına, arka sayfasına, kime itaf edildiğine, kaçıncı basımı olduğuna, rastgele açtığım sayfalarında neler yazdığına bakıyor ve en sevdiğim kısım olan sayfaları hızlıca çevirip yüzüme vuran küçük esinti neticesinde, kitabın sayfalarının, yazıların kokusunu ciğerlerime çekip bütün vücuduma dolduruyor, kanıma karıştığını hayal ediyordum.

Bu şekilde ne kadar zaman geçtiğinin farkında olmadan kitaplara bakıyor ve ilerliyordum. O an için yapacak bir işim, gidecek bir yerim olmaması aslında benim şansımdı. Kafamı kaldırdım ve etraftaki kitap karıştıran diğer insanları kısa bir taramadan geçirdim. Bu da otomatik bir davranıştı. Onu gördüm. İlk anda fark edebildiklerim elinde Kuşkucu Somon, yüzünde DNA’nın oluşturduğunu tahmin ettiğim karşı konulmaz bir gülümseme ve yine bu sayede görebildiğim inci gibi dişler. Aklımı toplamalıydım, tekrar önüme döndüm. Ama görüntüsü hala karşımdaydı. Aramızda dünya klasiklerinin olduğu bölüm vardı, bu yüzden ilk seferde gülümsemesi ve dişlerinin yanında zarif boynunun üstünde topladığı ve kendisine Lara Croft havası veren saçlarını, omuzlarının güzelliğini sergileyen, neredeyse teni ile aynı renk beyaz bluzunu görebilmiştim ve boydan görmek gibi saçma bir isteğe kapıldım. İçimde ufak çaplı bir çatışma yaşamama sebep oldu bu istek. Bir tarafım –ki bu ahlak sahibi kısım oluyor- yapmayı düşündüğüm şeyin çok aptalca olduğunu, bir kitapçıda kitaplara bakmaya gelmiş birisini –tıpkı benim gibi- rahatsız edecek davranışlara kalkışmamam gerektiğini anlatırken diğer tarafım bu kadar abartmamam gerektiğini, sadece o bölüme geçip şöyle boydan bakacağımı, zaten gözlerin bakmak için var olduğunu, bunda anormal bir şey olmadığını, orasının da hep izlediğim güzergahımın son bölümü olduğunu söylüyordu. İşime gelenleri söyleyen kısmımı haklı buldum ve elimdeki kitabı aldığım rafa bırakarak ve kendimle mücadele ederek o tarafa yöneldim.

Klasikler bölümünü inceleyen birkaç kişiden ustalıkla sıyrıldım ve profilden görebileceğim bir yere konuşlandım. Sanki bir satranç oynuyor gibi yaptığım hareketlerimin komikliği karşısında kendimi gülmekten alamadım ve tam bu sırada o da kafasını kaldırıp bana baktı. O göz göze geldiğimiz kısa anda gözlerimde yakalanmış olmanın utancını veya ilk defa gördüğü bir şeyi inceleyen bir çocuğun merakını göstermemek ve en korktuğum şey olan birisini rahatsız ediyor olmamak için hızla kafamı önüme indirdim ama kendimi gülümsemekten alamıyordum. Kafasını tekrar kitapların olduğu bölüme çevirdiğinde yakalanmamak için azami gayreti de göstererek baştan ayağa süzmeye başladım. Gülüyordu, farklıydı. Güldüğü zaman yaptığı sadece ağzının şeklinin değişip dişlerinin görünmesi değildi. Gülüyordu, çenesiyle, yanaklarıyla, gözleriyle gülüyordu ve bunların oluşturduğu bütünü görmek bende galaksiyi gerçekten gördüğüm, bakmaktan bir adım öteye geçtiğim ilk seferde üzerimde oluşan etkiye benzer bir etki yapmıştı. Kafasının üstünde ray-ban wayfarer’ın kırmızı olanından vardı. Ben dışarıda o gözlüğü takarak gezdiğini hayal ettim ve o ela gözleri görme hakkını kimsenin elinden böyle alamayacağını düşündüm. Yumuşak bir yüz, simetrik hatlar, tezat oluşturmak istercesine bir ok misali ince kaşlar, düz bir burun ve elindeki kitabı okudukça kapalı tutmak için uğraştığı kırmızı ince dudaklar. Bluzunun yakasının başladığı yer aynı zamanda bir erkeğin merakının başladığı yerdeydi. Kolunda bir kadının olmazsa olmazı olan siyah bir çanta vardı. Altında bir kapri, ayaklarındaysa -fetişleri memnun etmek için olsa gerek- sadece yere basmasını engelleyecek onun dışında ayaklarını tamamen ortada bırakan sandaletler vardı. Kıyafetleri dışarı çıkarken ekstra özen gösterilmişten çok günlük-sıradan şeyler gibiydi. Ekstra bir özen göstermemiş olduğu için minnettar olmalıydım, hayatımın geri kalanında etkisinden kurtulamayacağım bir travma yaşamış olarak kalmak istemediğim için.

Orada öylece durup izledim kısa bir süre, onu ve DNA’nın yaratıcı zihnine verdiği tepkileri yüzünden okumaya çalışarak. Ta ki beni huzursuz etmekten sinsi bir zevk aldığını düşünmeye başladığım içimdeki ses bu durumun kısa bir süre sonra biteceğini hatırlatana kadar. Bundan sonra içimdeki sesin tamamen bana karşı olduğuna emin olmama sebep olacak olay oldu. O bana kin besleyen ses harekete geçmem gerektiğini söylüyordu, kızın birazdan gideceğini ve muhtemelen bir daha hiç göremeyeceğimi, bu yüzden hala biraz varken şansımı kullanmam gerektiğini söylüyordu. Ve tıpkı ayın dünyanın çekim kuvvetinin etkisinde olması gibi bende o ilk defa gördüğüm kızın çekim kuvvetinin etkisindeydim. Bu yüzden bu fikir saçma veya imkânsız olduğu kadar çekici görünmüştü gözüme. Gidip tanışmak için bir fırsat yaratabilir ve uygun bir dille tanışmak isteğimi belirtirdim eğer rahatsız olursa da özür diler ve orada hemen dünyanın merkezine bir seyahate çıkardım. Tam kendimden beklediğim gibi detaylar içinde boğulmayan basit bir plandı. Ama sorun şuydu ki daha önce hiç böyle bir şey yapmamıştım ve böyle bir durumda nasıl yaklaşılır ve nasıl başlanır hiç fikrim yoktu. Sonuçta ilk intiba önemliydi ve yıllarca dalga geçtiğim bir şey olan sokakta hiç tanımadığım biriyle tanışmak için ne yapacağımı planlıyordum, sanırım olumlu bir ilk intiba yaratmak için kafa yormaktansa İsviçreli bilim adamları gibi faydalı şeyler için yorabilirdim.

Mantıklı yanım tam olaya hakim olmak üzereyken birden hareketlendiğini görünce kafamı kaldırdım. Yanımdan geçiyordu ve biz tekrar göz göze geldik. Gözleri gülüyordu, DNA’nın etkisi diye düşündüm bende de benzer etkiler yapıyordu. Bu kısa an kararımı vermemi sağladı. Eğer şimdi aptalca olduğunu düşündüğüm şekilde davranmazsam bile o gidecekti ve ben muhtemelen bu gülümseyen yüzü bir daha göremeyecektim. Kaybedecek bir şeyin yoksa kumar oynamak o kadar zor değildir.
Kasaya aldığı kitabın parasını ödüyordu, eğer gerçekten bir şey yapacaksam bunu çabucak yapmalıydım, böylece verebileceğim oluşabilecek kötü bir imajın da en az seviyede olacağını tahmin etmiştim –sanki hangi seviyede olduğunun bir önemi olacakmış gibi-.
Çıkışa doğru yöneldi. Eğer gerçekten bir şey yapacaksam elimi çabuk tutmalıydım. Yürümeye başladım ve kafam birden çalışmaya başladı, tam ihtiyacım olduğu anda. Eğer onunla tanışmayı gerçekten istiyorsam ikimizin ortak dostu olduğunu sandığım DNA’nın yardımına başvurabilirdim. İlk başta ilgisini çekmem gerekiyordu ve bunu başarabilirsem bir şansım olabilirdi. Korkutmamak için elimden geldiğince belli ederek yaklaştım;
- ZZ9 Çoğul Z Alfa (DNA sayesinde varlığından haberdar olduğum sektör onun afallamasını vve benim ihtiyacım olan zamanı kazanmamı sağlayabilecek etkileyici bir giriş olarak aklıma gelmişti)
-…(galiba işe yaradı)
-Merhaba! Ben Şahin, çoğunlukla zararsız! Benimle bir pangalaktik gargara bombası içmeye ne dersin, ya da herhangi bir şey ve biz de bu sırada hayat, evren ve her şey hakkında konuşuruz?(acaba dozu biraz fazla mı kaçırıyordum)
- (birkaç saniye geçtikten sonra) Belki evrenin sonundaki restoranda!