10 Şubat 2010 Çarşamba

Renklerin Ustası(Eleştiri Üzerine)

Bu hikayeyi bugünkü galatasaray-antalyaspor maçından sonra maçın spikeri okay karacan ile ilgili twitter'da gördüğüm tweetler üzerine netten arayıp, her boku bilenlerin gözüne sokma ihtiyacı duydum. Buyurun;

Renklerin ustası olarak anılan büyük bir ressamın öğrencisi eğitimini tamamlamış.

Büyük usta öğrencisini uğurlarken, yaptığı resmi şehrin en kalabalık meydanına koymasını ve yanına da kırmızı bir kalem bırakmasını, halktan beğenmedikleri yerlere çarpı koymalarını rica eden bir yazı iliştirmesini istemiş.

Öğrenci birkaç gün sonra resme bakmaya gittiğinde resmin çarpılar içinde olduğunu görmüş. Üzüntüyle ustasına gitmiş.

Usta ressam üzülmemesini ve yeniden resme devam etmesini önermiş.

Öğrenci resmi yeniden yapmış.

Usta yine resmi şehrin en kalabalık meydanına bırakmasını istemiş fakat bu kez yanına bir palet dolusu çeşitli renklerde boya ile birkaç fırça koymasını ve yanına da insanlardan beğenmedikleri yerleri düzeltmesini rica eden bir yazı ile bırakmasını önermiş.

Öğrenci denileni yapmış.

Birkaç gün sonra bakmış ki resmine hiç dokunulmamış.

Sevinçle ustasına koşmuş.

Usta ressam şöyle demiş:
"İlkinde insanlara fırsat verildiğinde ne kadar acımasız bir eleştiri sağanağı ile karşılaşılabileceğini gördün. Hayatında resim yapmamış insanlar dahi gelip senin resmini karaladı. İkincisinde onlardan yapıcı olmalarını istedin. Yapıcı olmak eğitim gerektirir. Hiç kimse bilmediği bir konuyu düzeltmeye cesaret edemedi. Emeğinin karşılığını, ne yaptığından haberi olmayan insanlardan alamazsın. Sakın emeğini, bilmeyenlere sunma ve asla bilmeyenle tartışma ."

8 Şubat 2010 Pazartesi

Resimdeki Gözyaşları






Bugün Cem Karaca'nın ölüm yıl dönümü, benim için-her yerde ifade ettiğim gibi- en iyi 5 Türk müzisyenden bir tanesi ki bu müzisyenler; Zeki Müren, Barış Manço, Cem Karaca, Zülfü Livaneli ve Teoman'dır(Bu listenin kesinlikle objektif olmak gibi bir kaygısı yoktur, zaten uzmanlık iddia ettiğimde yok).

Cem Karaca'nın biyografisini yazacak(kopyalayacak) değilim, zaten bu ülkede rock müziğin babası, kitlelere sevdiren insan, elitlerden varoşlora uzanan bir dinleyici kitlesi vb. övücü sözleri ben yazmasam da sen biliyordun. Ama sen bilir misinki ben Nazım Hikmet'i Cem Baba sayesinde sevmeye başladım. Ben onun şiirlerini ezberlediğimde onlar Nazımın mısraları değil Cem Babanın şarkılarıydı benim için. 'Şeyh Bedrettin Destanı'nı Cem Babadan defalarca üst üste dinledikten sonra Nazımın elinden çıktığını öğrenmiştim ben, bunun ne ifade ettiğini anlatabilir miyim? Anlatamıyorum işte, aklımdan geçenler ile elimden çıkanların arasındaki farkı sadece hayal etmeyi deneyebilirsin...
Onun hakkında yazacak yeterlilikte olmamam gibi sebeplerde durduramaz-durdurmadı- beni.
"- Biliyorum gitti gelmez bir daha" ama fikirleri-şarkıları-yaptıkları yönümü tayin etmemde kullanacağım bir pusula...

5 Şubat 2010 Cuma

Yenilik şart!

Blog işini biraz biraz ciddiye almaya başlayınca biraz özelleştirme yaptım. Aslında ben teknolojik ürünler hariç gelenekçi birisiyim(yerseniz) ama yenilikçi de olabilirim o belli olmaz, siz en iyisi 'tutarlı değilsin lan' diye üstüme gelmeyin. Yaptığım her şey içinde mantıklı-mantıksız ayrımı yapmaksızın bahane uydurabilecek kapasitede birisiyimdir. Farz-ı misal arka plan. Arka planı beyazdan siyaha çevirmekle sizin bu blogda geçirdiğiniz süre içinde kullandığınız ekranların elektrik sarfiyatını tam %33(bu oran tabi ki isviçreli bilim adamları tarafından belirlendi) azalttım hadi öpün de barışalım. Artık gariban lcd monitörlerinizdeki o hiç umursamadığınız gasgarip(bkz. tamam-tastamam) belki bugüne kadar varlığına önem vermediğiniz o pikselcikler şu an itibari ile beni kendi kişisel tanrıları ilan etmiş hatta ibadet etmeye bile başlamış olabilirler(V'amen). Aranızda bazı sivriler çıkıp 'piksel bizim, monitör bizim sana ne oluyor ulanınız!' diyebilir, olsun desinler değişemem. Aslında demek istediğim şeyi demesem de sizin içinizden merak edenler olursa gidip araştırsa bende sıkıntı çekmem siz merak etmeyenler ve zaten bilenlerde sıkıntı çekmezsiniz. Ama hayat her zaman böyle güzel değil o yüzden çekin biraz sıkıntı (: zaten millet kendini tapınaklara, dergahlara kapatıp yıllarca çile dolduruyor siz şurada bir kaç dakika sıkıntı çekmişsiniz çok mu? Ya işte böylede lafımı esirgemem. Bu kadar saptığım yeter geri dönüyorum; hani pikseller diyordum en son hatırladınız mı? İşte tabiri caiz ise(diyanete maille sordum fetva gelirse yayınlarım caiz mi değil mi!) bu pikseller götlerini yırtıyorlar sırf siz ekrana baktığınızda arka planı beyaz beyaz aydınlatmak için. Tabi onlar bunu yaparken elektrik sayacı gaza basıyor, elektrik üreten termik santraller havayı kirletiyor, kutuplardaki buzullar erimeye devam ediyor, enerji ihtiyacını karşılamak için doğanın içine sıçılıyor falan filan fişmekan. Yani 'sana da günah bana da günah yeter artık uslan yoksa...' tadında bir durum ortaya çıkıyor. Ama siyah yapıyorum pikselcikler hiç kendilerini kasmak zorunda kalmıyor ve yukarıda saydığım durumların hepsinin tam zıttı işte kısaca!

Birde logo mu dersiniz, resim mi dersiniz bilmiyorum size bırakıyorum ama ben tabela diyorum yukarıda gördüğünüz koca S O S yazısına. Neden S_O_S demeyin 'bir nik neyim masalında' anlattığım için bunu tekrar anlatma niyetim yok çünkü. Bunun yerine neden tabela deyin de bende dinleyen var diye sevinip bir şeyler karalayayım, neyse dediniz varsaydım ben. Tabelayı buluşum aslında taaa lidyalılara kadar dayanır ama bilseydim ben bunlara yaptığım tabelalar için karşılık olarak takası kabul etmeyince bunlar parayı çıkartıp dünyayı dahada boktan bir yer haline getirecekler hiç takası kabul etmezlik yapar mıydım! Neyse ölenle ölmedim ama gülenle güldüm, ağlayanla ağladım. Sonrada kendi blogumun tabelasını gugıl'(google-gogıl)dan görsellerde arama yapıp buldum(aslında blog için bulmamıştım forumlarda vb. yerlerde daha öncelerden beri kullanıyorum) artık nerenin, kimin logosu pekte dikkat etmedim ama bu bulduğum(çalmanın kibarı) logonun orjinal hali değil. Fotoşop(uzunca;Adobe photoshop cs3) programıyla ekleme-çıkarma-renk değiştirme çalışması yaparken biraz bilinçli biraz bilinçsiz bu haline getirdim. Artık bloger'ın izin verdiği kadarda değişiklik yapıp emir ve görüşlerinize açtım. Bunun dışında eklemek istediğim bir şey yok sayın hakime hanım(hakim bey olsa ırkçı(!) diye eleştirilebilirdim ama artık bu mümkün değil nihhahha!) tanık da sizin sanıkta, şen ola düğün şen ola!

2 Şubat 2010 Salı

öze dönük eleştiri

Kompozisyon dersleri benim için her zaman sıkıntılı geçmiştir(resim dersleri kadar olmasa da). Hoca konuyu verdikten sonra dersin yarısı ne yazabilirim ne edebilirim diye düşünerek sıkıntıyla geçer. Sonunda benim için en zor kısım olan girişi tamamlayıp geçince ise artık dersin sonu gelmiştir ve ben yazmaya başlayınca kendimi durduramadığımdan dersin son 2 dakikasında bütün kompozisyonu toparlama sıkıntısı basar. Demek istediğim anlaşılmıştır zaten ama ben bir kez daha yazayım. Yazmaya başlayamıyorum çünkü girişi yapmak çok sıkıntı verici ama girişi yapınca da durduramıyorum ve oldukça uzun yazıyorum. Bir arayı bulmayı beceremedim gitti arkadaş ya. Efem nereden çıktı bu diye soruyorsan hemen cevap vereyim ben, tabi ki şimdiye kadar yazdığım bir kaç yazıdan.

Gerçi kendimi haksız buluyor da değilim. Ne de olsa yılların birikimi var bünyede. Zaten normalde sürekli konuşan(dolu veya boş) birisi olmadığım için demek ki her şeyi içimde biriktiriyorum. Söyleyecek çok sözüm var anlayacağın. Hazır hiçbir kısıtlayıcı etkende olmayınca etrafımda geliyor uzun uzun yazılar. Ama kendime inanıyorum zamanla bende kısa ve öz yazılar yazacağım. Bu arada senli benli konuşuyorum ama bunun gibi bir ayrıntıya takılıp asıl konuyu atlamayacağına olan güvenimdir bunun sebebi. Dedim ya sayfalarca, saatlerce yazabilirim ve bunu yaparken orada burada duyduğum sanatlı sözleri cümlelere katabilir, cümleleri devirip daha süslü görünmesini sağlayabilirim(en azından öyle sanabilirim ama değil mi). Ama diyorum ne gerek var? Ortalama bir insan ömrünün 80 yıl olduğunu varsay(şanslıysam bu kadar olmaz) --ki emekli olduktan sonra yarı ölüsün bu dünyada- yani 'kenarlarda dolaşarak konuyu uzatacaksın ama zaten insanların kısıtlı olan zamanlarını ne diye birde sen harcayasın, gir direk mevzuya, söyle söylemen gerekeni'. O zamanda 'nerede kaldı senin insanlığın, öküze bak direk odunlama girdi' olmaz mı durum? Neyse Ben çalışayım, çabalayayım da bu konuda da bir ilerleme gösteririm illaki.















Yukarıdaki resim hiç bir izin alınmadan http://oihdediicses.blogspot.com/ 'dan alınmıştır. Hani izin almadık bari kaynak gösterelim de sonra mahkemelerde süründürülmeyelim durduk yerde (:

Ben hiç resim yapamayanlar familyasındanım. Ama nasıl işse benim pederim çok iyi resim yapar. Çok iyi diyorum ama benim tanıdığım bir ressam falanda yok aslında. Yani benim einstein'a zamanında 'kişiden kişiye değişir ağğbiiii' dediğim olayı herif(a.e) benden duyduktan sonra geceleri gizli gizli çalışarak birazcık(!) geliştirip teori haline getir sen sonrada ismine görecelilik gibisinden janjanlı bir isim daya gitsin. Neyse meselenin aslını böylece döküp e.a'nın foyasını ortaya dökmek istemezdim, yok ya istemesem ne yazıp yayınlayayım deli saçmalarımı değil mi? Zaten sizde yediniz ya. o zaman okul bitti biteli psikolojimi anlatan bir şiirle noktalayayım;

tanrımıza hamdolsun

milletimiz var olsun

afiyet olsun

sağ ol!

1 Şubat 2010 Pazartesi

Blog

Blog dünyası pek kavraya bilmiş değilim açıkçası. Medya gibi saflara ayrışma mı var, herkes kendi fikirlerini empoze edecek mecra mı buldu, sizden veya onlardan olmak dışında bir seçeneğimiz yok mu, seninle bir konuda aynı fikirde olmam beni senle aynı mı yapar- artık hiçbir konuda senin düşündüğünün aksini düşünemem mi? Neyse çok fazla soru sormaya başladım, felsefeyle falan ilgilendiğimi düşündürürüm sonra yanlışlıkla. Söylemek istediğimi anlatabildim mi ben? Blog yazmanın da bokunu çıkartmışlar işte.
Bundan farklı olarak birde kategorize olma olayı gözlemledim en neyşınıl ceograpikinden(bkz. anlamsız söz öbekleri) . Neymiş işte vay efendim moda blogları, yok efendim spor blogları birde benim size karşı mizah kendime karşı şamata olarak adlandırdığım bloglar var. Evet efem biliyorum buraya kadar bilmediğiniz bir şey söylemedim ama zaten ben hiç bir zaman böyle bir vaatte de bulunmuş değilim.
Arada boşluk bıraktım konuyu değiştirdim, dedim ki kendi kendime; 'eyy volkan!(ünlem işaretini koymamazlık da etmedim hani) sen bu kadar kategori içinde hangisine yakınsın, kutunda ne var, büyük hissediyor musun?' İnanır mısınız bu iç sesin cevap veremeyeceğim sorular sormasına acayip kıl oluyorum, tüy oluyorum. Sonra bir gün baktım ne göreyim her boku bilen adam(hbba) diye bir şey var mesela, tam bizim coğrafyaya uygun bir olay. Dedim ki 'iç ses! iç sess! al sana hem ünlem işareti hem cevap! Ben de her boku bilen adamım.' 'Ya bi sektir git! Bana mı tecavüz ediyon lan' demesine aldırmadım iç sesin, 'bir dur da lafımızı tamamlayalım sazanlama atlama' dedim. 'Ben de her boku bilen adamım ama farkım var' dedim. 'Ne farkın varmış' dedi, ben yine o mış kısmını ignore ettim efem ve yapıştırdım cevabı 'ben her boku yarım yamalak bilen adamım, yani tanıdığın en tehlikeli adamlardanım!'

10 Aralık 2009 Perşembe

Tespit

En önemli sorun- ya da en önemli sorunlardan biri , çünkü bir sürü en önemli sorun vardır- halkı yönetmekle ilgili en önemli sorunlardan biri, bu işin kime yaptırılacağını bulmaktır. Daha doğrusu halkı, kendilerini yönetmesine izin vermeleri için ikna etmeyi başaracak birini bulmaktır.
Özetlersek: İyi bilenen bir gerçektir ki, halka hükmetmeyi en çok isteyenler, ipso facto* bu işi yapmaya en az uygun olanlardır. Özeti özetleyecek olursak: Kendisinin başkan yapılmasını sağlayabilecek kişilerin bu işi yapmasına hiçbir surette izin verilmemesi gerekir. Özetin özetini özetlersek: Halk bir sorundur.(Adams Douglas, Otostopçunun Galaksi Rehberi beşibiryerde , Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2005, s.262)

*İpso facto: Latince. Yalnızca bu nedenle, fiilen.

bu "Otostopçunun Galaksi Rehberi beşibiryerde"den alıntı olan bölümü izin almadan yayınlıyorum, sakın kimseye çaktırmayınız lütfen! teşekkürler!