2 Aralık 2011 Cuma
Hem uzun hem filtreye takılacak şekilde yazılır mı be birader
Daha önce söylemiştim diyerek bir yazıya başlanır mı? Yazı yazarken(kompozisyon dersi hayatıma girdiğinden beri) beni en zorlayan şey başlayabilmek olmuştur her daim. Sadece ben de olmadığına emin olduğum, bir yazının giriş cümlesi yazı -makale -kitap... ne zıkkımsa artık onun hakkında insana bir fikir verir düşüncesi eminim pek çok insanda var(genelleme detected). Kitaplar hariç("adam o kadar emek vermiş lan okumaya devam et bir olay örgüsü otursun" diyorum kendime) diğer mecmuattan bir şey okuyacaksam önce başlığa bakarım başlık mı diye, sonra giriş cümlesine bakarım ne diyor diye felsefesiylen hareket etmeye de devam ediyorum nitekim. İşte bu uzun lafın kısası herkes yazabilir(denedim %100 çalışıyor) ama herkes iyi yazamaz(tespit detected). Lütfen küfretmeyiniz ben size bilmediğiniz şeyler anlatmayı vadetmedim ki amk.
Blog olayına girişim twitterda gördüğüm yazıları okumak için abonelik olayına gireyim lan şeklinde doğmuş, twitterın söylenecek bazı şeyler için yetersiz gelmesiyle gelişmiş ve bir kaç kişinin okuduğunu görünce şenlenmiş bir -mişli geçmiş zaman olayıdır. Neticede hepimizin anlatacak hikayeleri, söyleyecek sözleri, dünyayı değiştirecek fikirleri var( iç ses de sizinle aynı fikirde olduğunu belirtiyor bu noktada) tabii ki kendi yarı çapında canıııım. İşte bugün lafı etrafında dolandırmak istediğim konu bu blogla imtihanım.
Efenim, bendeniz günlük olayının çok saçma bir şey olduğunu düşündüm bütün çocukluğum ve ergenliğim boyunca. Hani bir de günlük bir vücuda büründürülüyor da; sevgili günlük bugün ne yaraklar yedik bir bilsen, ay kız keşke sen de yanımızda olsaydın da beraber yeseydik. havasında olması yüzünden iyice pilot olmak gerektiğine inandırmıştım kendimi(pişmanlığımı sezinlediniz[blog yazmanın güzel yanı da böyle her zaman kullanamadığın kelimeleri cümle içinde kullanma şansı tanıması] mi çakallar). Şimdi sizle senli, benli, bizli konuşunca aklıma geldi işte. Böyle de acayip işleyen bir kafa benimkisi(kendimi övmek istemiştim aslında burada). Neyse toparlayayım efem; netice de bloga bir kaç yazı yazmaya başlayıp bir kaç kişinin okuduğunu, ilgilendiğini görünce bana nasıl bir yazma şevki geldi, ben bunu size anlatamam ama siz blog yazan insanlar olarak ben anlatmadan da gayet anlarsınız bence. İşte her şey günlük güneşlik(güleşlik de yazsam fark edilmezdi gibi hissettim) sürekli yazasım var falan, yazmak rahatlatıyordu beni, günah çıkartmak gibi, rahatlatıcı. ama üzerimden etkisini henüz atamadığım askerlik olayı benim gittiğim şeritten son sürat bana doğru gelince kafa kafaya girdik göz göre göre.
Neticede dönüp bakınca aslında yazdıklarımın büyük kısmının malca olduğunu fark ettim(örnek yazıları verip kendimi rencide etmek istemiyorum) . Meğerse ben de bir alex değilmişim. Farkettim. Dedimki kendime; anlatmayı beceremiyorsan anlatmayacaksın aga. Ama irin gibi meret insanın içinde biriktikçe gereksiz sıkıntıya sebep oluyor. Akıtalım irini, rahatlayalım dedim benjamine. Daha aklımdakilerin kıyısından açılmadım bile, sadece ayaklarımı soktum suya ama lafı dolandırdığımından mütevellit uzun bir yazı oldu bile, hem de her şeyi anlatmaya çalışırken hiçbir şey anlatmayanlardan(bari güzel bir uzay fotosu ile süsleyelim de bir yanı elle tutulsun). Sınava yeteri kadar çalışmamış öğrencinin kağıdı doldurma çabası.
17 Temmuz 2011 Pazar
yeni kayıt
Yazmak için mutlu olmamak mı lazım? Güzel anların kısa, sıkıntıların çok olması mı lazım. Mutluluğu kendimize saklamak, kimseyle paylaşamamak, ama acıları, sıkıntıları paylaşıp azaltmak istediğimizden mi böyle. Genelleme yaptım ama sadece bende böyle değildir, sizde de böyledir herhalde.
Yoksa mutlu olduğumuz anlarda mutsuzluğa özlem mi duyuyoruz? Bu yüzden mi en basit meselelerden bile hır çıkartıyoruz, bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde en derin arzumuz mu bu?
Peki seni hiç umursamazken bir insan, hiç tanımazken, belki değer vermezken çok kolay bir şekilde anlaşıp, mutlu olabiliyoruz da, aynı kişilerle samimiyet artınca, hayatımızda kapladıkları alan büyüyünce, onlara değer verince, neden bu sefer her yaptığımız karşıdakini rahatsız etmek, üzzmek, yaralamak temalı oluyor?
Ufacık şeyleri kendimize aşılmaz dağlar yapıp vazgeçişlerimiz, geri dönüp uzaklaştıktan sonra düşündüğümüzün aksine geçilmez olmadıklarını fark etmek ama artık geç kalmış olmak,
neden?
Yoksa mutlu olduğumuz anlarda mutsuzluğa özlem mi duyuyoruz? Bu yüzden mi en basit meselelerden bile hır çıkartıyoruz, bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde en derin arzumuz mu bu?
Peki seni hiç umursamazken bir insan, hiç tanımazken, belki değer vermezken çok kolay bir şekilde anlaşıp, mutlu olabiliyoruz da, aynı kişilerle samimiyet artınca, hayatımızda kapladıkları alan büyüyünce, onlara değer verince, neden bu sefer her yaptığımız karşıdakini rahatsız etmek, üzzmek, yaralamak temalı oluyor?
Ufacık şeyleri kendimize aşılmaz dağlar yapıp vazgeçişlerimiz, geri dönüp uzaklaştıktan sonra düşündüğümüzün aksine geçilmez olmadıklarını fark etmek ama artık geç kalmış olmak,
neden?
11 Mayıs 2011 Çarşamba
Rashomon

Başta söylenmesi gereken; bu kesinlikle bir film eleştirisi değildir.
Fazla teknik detaya girecek değilim. Akira kurusowa’nın 1950 yılında çektiği, benim kısa bir süre önce izleyebildiğim film. Daha önce “seven samurai” filmini izleyip beğenmiş birisi olarak bunu izlemekte geç kaldığımı düşünüyorum, sıradaki kurusowa filmi için bu kadar gecikmeyeceğimi kendisine arz ediyorum. En basit şekilde söylemek gerekirse, insanı anlatıyor, aynı olayı 3 farklı şekilde dinliyoruz. Kimse yalan söylemiyor, kimse doğru söylemiyor. Milli eğitim bakanı olsam bakış açısı konulu bir ders yapıp o derste bu filmi cebren ve hileylen izlettiririm gençlere. İbretlik yani, izlemeyeniniz varsa haberi olsun.
Bu filmi izledikten sonra kendime dedim ki “ey volkan gördüğün gibi herkes aynı şeye bakar ama herkes farklı şeyler görür” buna cevaben de “böyle miydi lan bu söz?” “değilse de benim bakış açıma göre böyle kardeşim!” diyerek bu monologa bir son verdim. Siz ana fikri aldınız ama değil mi? İnsan olayları çarpıtır. Bir kısmını bilerek, bir kısmını hiç bilmeden. Bazen kendini haklı göstermek için yapar, bazen suçsuz göstermek, bazen güçlüyü oynamak, bazen de mağduruyetini göstermek için yapar bunu. Ama her daim yapar. Biraz ondan biraz bundan yapar.
Yani ben yapıyorum işte kardeşim. Belki de bundan bu kadar etkilendim filmden. Kendimi haklı gördüğüm olayların ardından ne zaman mantıklı düşünmeme yetecek kadar oksijen gitse beynime o zaman fark ederim ki bu tamamen bana göre, ona göre de farklı sebeplerle o haklı. Ama velakin ne fayda. Oksijensizlik başa bela yani azizim!
Bu farklılık tabi ilişkilerimizde sıkıntılara yol açıyor açmasına ama bizi de insan yapıyor. Hem de her gün biraz daha makineleştirilmeye çalışanlara inat. Yani girişe, atlamaya, bağlamaya gerek duymadan belirtmek isterim ki bizi insan yapan şeylerden birisi de mantık dışı davranışlarımız değil midir? Mantık dışı derken mantıklı olanı yapmama eğilimimiz. Olmayacak şeyleri sonuna kadar zorlama arzumuz. Ben mesela mantıklı şeyler yapan bir adam olsam böyle bir yazıyı yazıp yayınlar mıyım? Sen mantıklı olsan böyle bir yazıyı okur musun? Gel biz mantığı bir kenara bırakalım. Robot muyuz biz, zombi miyiz biz? Her şeyin mantıklı olduğu bir dünya bu yukarıdakilerden birisi gibi olurdu.
8 Ocak 2011 Cumartesi
isterdim

ben de isterdim ki böyle gündeme dair olsun - kısa kısa olsun böyle gündemi takip eden, güncel bir yazar olayım ama nerede efenim nerede? aranızda işte orada diyenler olsa keşke. olsa da bu bana altın-orda devletini hatırlatsa, kendimi gene tarihin tozlu sayfaları arasında bulsam -ya da kaybetsem- artık netice önemli değil zaten bir yerden sonra önemli olan niyet. öyle olmasa bu manasız yazıları neden yazayım ama değil mi? mesela bu sefer katii suretteki niyetim kısa bir yazı yazıp aslında herdaim buralarda olduğumu belli etmek ve alakasız bir resim ekleyerek ilgiyi bir derece dağıtmak. inşalla olmuştur bu sefer
25 Kasım 2010 Perşembe
Bunu ben mi yazmışım?

Blog yazmaya yazacak bir şeyi olduğu için başlayanlardan veya bir konuda uzman olup ahkam kesen, akıl ve yöntem dağıtanlardan değilim. Öyle bir heves, bir merak, ulan millet yazıyor elbet benim de söyleyecek 3-5 kelamım var, olacak en iyisi ben de bir blog açayım, oraya yazarım belki okuyan bile çıkar diyerek soyundum bu işe. Tabii sonradan fark ettim ki soyunma eylemi ilgi çekmek için yapılıyor işle falan ilgisi yok. Epey zamandır ara ara gelip içimi döküyorum haggetten rahatlıyorum. Hani şair demiş ya; içinde kalıp seni rahatsız edeceğine, tutma dök içindekileri başkalarını rahatsız etsin. Tabii bunu duyan adamın Türkçenin oraya buraya çekiştirilmesinden faydalanmak suretiyle ortaya yere koy vermesi bence de hiç komik değil. Ama soruyorum şimdi sizlere; yapacak bir şey var mı? Cevap veriyorum sizin yerinize; yok.
Gel zaman git zaman günler, haftalar, aylar hatta inanmazsınız ama yıllar geçiyor. Hadi bunu da benden öğrenmiş oldunuz böylece. Size ara ara böyle enteresan, hayatta nerede karşılaşacağınızı, işinize yarayacağını bilmediğim saçma sapan bilgiler verebilirim. Bence artık bunu kabullenin. Genel kültürüm geniştir söylemesi ayıp değil ama. Neyse şimdi Einstein’lan aramızı bozan görelilik-görecelilik konusuna tekrar girmek istemiyorum[yazlarımı takip edenler hatırlayacaktır(*sonradan eklenen kısım, hep böyle cümleler kurmanın hayaliyle yaşadım, artık öleyim ben)], sinirlerim bozunuyor sonra(ya da dur kendi kendime bir şekil yapıyim yukarıya tekrar döneyim*). İşte mesela böyle basit, böyle kendi çapımda espriler yapabiliyorum, ikileye biliyorum, cümleleri istediğim gibi deviriyorum ya, inanır mısın bana yetiyor. Hani bir yumak iple oynayan bir kedi gibi veyahut bu kedinin kuyruğunu çekiştiren bir çocuk gibi mutlu oluyorum lan! İstediğim noktalama işaretini kullanmamı, kelimeleri kasıtlı olarak yanlış yazıp böyle sempatik bir hava oluşturmak niyetinde gibi görünerekten asıl amaç olarak Türkçeyi bozma çalışmalarına destek verebilme özgürlüğünü, böyle komplolar üretip inanan insanların olmasını(bunlara beğenmiyorsan zigigit! Diyebilmeyi) falan seviyorum. Bir ara cümle çok uzadı n’oluyoruz, nereye gidiyoruz dedim ama zannederim sonunda tekrar toparladım. İşte hep böyle oluyor amısına koyim ya! İnanır mısın azizim iki satır bir yazı yazayım epeydir yazmıyordum diye başladım ama daha aklımdaki konuya bile gelemedim, başlıkla bağlantıyı bile kuramadım. Mahsuna senaryo mu yazsam lan. Uzun uzun kalabalık kalabalık yazarım ağğbii ama hiçbir şey anlatmam desem yer mi? Neyse bu paragraf çok uzadı ben bir paragraf başı yapayım.
Dikkat çekmek için konulmuş alakasız resim

Bütün iyi niyetimle yazmaya başladığım blog yazılarım(tıpkı bu yazı gibi) hep böyle cıvık haller alıyor ya da o anki duygu yoğunluyla yazınca sonradan tekrar okumak beni şaşırtıyor. Bakıyorum önceki yazdıklarıma ulan bunu ben mi yazmışım diyorum kendime. Çeşit çeşit ruh halleri, tripler, aforimazlar(ilk defa aforizmayı cümle içinde kullanıyorum, tam bilmeden yapıyorum ama güzel durdu bence bırakın ben de mutlu olayım işte böyle basit şeylerlen). Misal bu yazı, bir hafta sonra tekrar okuyayım anaa ne saçma sapan şeyler yazmışım diyeceğim. Ama biliyorum ki saçma sapan şeyler yapmaktan zevk alıyorum. O yüzden yadırgamayacağım kendimi. Netice de ben böyle biri değilim, ama ola da bilirim?! Orası henüz net değil. Çok sık sorar oldum kendime bunu ben mi yazmışım? Diye. Şarkı sözü gibi, şiyir gibi yazarak noktayı koydum gene eheheh.
1 Kasım 2010 Pazartesi
Mardin Kapı o kadar da şen olmadı
19 günlük iznim çok hızlı bir şekilde geçti, bitti(nereden bakarsan maksimum 8-10 günde bitmiştir) ve Diyarbakır’a geçtim. KTM’ye katıldım ve asıl görev yerime postalanmayı bekliyorum, kurbanlık koyun gibi. Tabii bu arada elimdeki Diyarbakır’ı gezme, yeme, içme fırsatını da sonuna kadar olmasa bile bir miktar kullanıyorum önümdeki 5 ayı hatırladığımda özellikle. Birkaç gün daha önceden bildiğim yerlere gittikten sonra bugün bir değişiklik yapmaya karar verdim. Daha önce gitmediğim bir yere gidecektim; Mardin Kapı. Yıllar yılı düğünlerde, bilmem nerelerde “Mardin kapı şen oluuuur / le leee / le leee / le hanım” şeklinde gelişen türküyü yukarıda yazdığım kadar bilirdim ama Mardin kapı derken Diyarbakır’ın meşhur surlarının bir kapısından bahsettiklerini bilmezdim, yola koyulan tabelayı görene kadar.

Hazırlandım, fotoğraf makinemi aldım ve Mardin kapıya gitmek – ne kadar şen olduğunu görmek için yola çıktım. Nerede olduğunu bilmiyordum ama olsundu bir şekilde bulurdum. Diyarbakır belediye binasına doğru yaklaşırken uğultuya benzer sesler ve polisler görünce meraklandım ve tırstım. Yaklaşmaya devam ettim ve miting-ile eylem arası bir olayla karşı karşıya olduğumu gördüm. Kalabalık bile sayılmazdı birkaç yüz kişi vardı ve belediyenin önüne çekilmiş bdp otobüsünün üstünden birisi konuşma yapıyordu. Kürtçe bilmediğim için neden bahsettiğini anlamadım ve acaba bir fotoğraf çeksem mi diye birkaç saniye süren bir düşünmenin ardından hemen vazgeçtim. Ya sivil polis falan zannederde pataklamaya kalkarlarsa –sanki herkes de psikopat, bu ne tırsıklıklan- neyse diyerek yola devam ettim ve Dağkapı’ya geldim. Oradan surları takip ederek gördüğüm tabelaya doğru gitmeye başladım bu sırada da sur boyunca fotoğraf çekmeye. İşte bu sırada o geldi;
-ağbey bir mendil al ağbey
-…(sakın ağzını açma sakın)
-hadi ağbey Allah rızası için
-canım hiç bozuğum yok.(heh, buralı olmadığını da belli ettin, sıçtın şimdi bu da yapışır yanına artık düşmez yakandan düşmez)
Ve ben yürümeye devam ederken o da yanıma takıldı.
-ağbey 5 lira biriktirip ayakkabı alacam ağbey annem ayakkabıcıyla konuştu bana git 5 lira kazan alalım dedi.
-lanet olsun ya kaç para
-400 bin ağbey
-neeeeeyyyy kaaaaaççç? Pek de kazıkçıymışın ha
-ağbey dün akşam yemek yemedik.satıp ayakkabı alcam ağbey okula almadılar bugün.
-al hadi son bozuk param iki tane 25 kuruş.
Alışveriş tamamlandı. Çocuk başka yöne, başka avlara dönerken ben;
-tosun Mardin kapıya gideceğim ben doğru yolda mıyım?
-ağbey ben seni götürüyüm, buralar tekin değil zaten sen buralarda gezme
- (hassiktir) nasıl tekin değil canım
-burada senin gibi ağabeyleri cüzdanı için bıçaklıyolar, kafasını kopartıyolar.
-( yok canım gene atıyor, ya atmıyorsa?!) Mardin kapı tekin mi bari?
- oralar iyi ağbey, ben sana gösteririm.
-iyi hadi gidelim ama dur önce bir fotoğrafını çekiyim senin de

Düştük yola. Ne çene varmış sende. Anlattıklarını o kadar otomatik, duraksamadan, peşpeşe sıralıyorsun ki insan acaba aynı şeyleri kaç kişiye anlattı, ne kadar sürede ezberledi diye sormadan edemiyor.
-baban öldü, annen ve sen kalıyorsun, kalbin delik, ayağında ayakkabı yok diye bugün okula almadılar, dün akşam hiçbir şey yemedin.
Diyarbakır’a geldiğimden beri bunun benzeri şeyleri senin gibi o kadar çocuktan duydum ki insanın duyduklarına inanası gelmiyor. Ama ya doğruysa? Çok temiz yüzlü bir çocuksun, ağzından çıkan iki cümleden birisi allahla ilgili(benim için çok sıkıcıydı yani).
Seninle ne yapsam bilmiyorum, karnını doyurup ayakkabı alacağını iddia ettiğin komik parayı verebilirim, rehberlik ücretin olarak.
Daha önce de benim gibi bir ağbeye rehberlik yapmışsın 50 lira vermiş, beraber yemeğe gitmişsiniz, bütün Diyarbakır’ı gezdirmişsin, o zaman da tam kira zamanınızmış parayı oraya vermişsiniz, bugün okula gitmişsin ama ayağında ayakkabı yok diye cemile hoca “siktir git!” demiş, ayakkabıyı alınca hiç çıkartmayacakmışsın çünkü çok güzelmiş(10 liraya alacağını iddia ettiğim ayakkabı mı çok güzel diyemem tabii), annen çok güzel Yasin okuyormuş, o adama gece hiç uyumayıp kuran okumuş, valiye de rehberlik yapmışsın çek vermiş sana 300 liralık yardım çeki vermiş. Bir gün bir fotoğraf makinesi bulmuşsun kutulu eve götürmüşsün annen fotoğrafçıya götürmüş adam o zaman bu 3 milyar eder demiş, hatta isterseniz kuyumcuya da satabilirmişsiniz çünkü üstünde altından yapılmış yerler varmış, sonra annen satmış falan filan. İnanabilmek için kendimi çok zorladım.

Kafamı karıştırdın çocuk. Bunu biriyle paylaşıp olay için fikir, kendim için yardım almalıydım. Aklıma gelecek bir isim yoktu çünkü son zamanlarda zaten hep aklımda olan bir isimdi. Ona mesaj attım içinde bulunduğum duruma dışarıdan bir bakış açısı getirsin diye “söyle ne yapsın sevgilin?”. Ve beklediğim yardımı aldım, okulunu, hocasının ve müdürünün adını öğrendim Ziya Gökalp İ.Ö.O. 7-A sınıfı öğrencisi Abdullah –arkadaşlarının deyişiyle apo’nun. Öğrendiklerimi hemen iletiyordum bakalım doğrulanacak mı diye. Doğrulanacağını sanmıyordum ama doğrulanmasını istiyordum. Doğrulanmadı maalesef. Sana tekrar tekrar sordum ve sen ısrarla aynı şeyi söyledin durdun. Bu arada Mardin kapıya gitmiş şimdi geri dönüyorduk. Sana yemek ısmarlamalıydım.
Çok zekiyim ya ben, o yüzden seni burger king’e götürmeye ve hamburger ısmarlamaya karar vermiştim. Bu arada telefon çaldı aklımdaki kişi arıyordu ne yaptığımı merak etmiş olmalıydı, en son durumu kısaca anlattım, okulda çocuğun bahsettiği isimde bir öğretmen ve müdür yardımcısı olmadığını bir kez daha duyunca çocuğun hikayesinde büyük bir delik açıldı şimdi ne yapmalıydı. Hani sormuştun ya çocuk sevdiğin var mı diye al telefonu bir de ona anlat bakalım benim anlattığım seni bir de sesinle sen tamamla.
-bacın mı
-yok ne alakası var lan
-sevdiğin mi
-heh sevdiğim

Hamburger senin için çok değişik bir deneyim olacaktı Ama her değişik deneyim iyi olmak durumunda değil. O ana kadar makine gibi konuşan sen hamburgerciye gelince ilk defa durakladın ne söyleyeceğini bilemedin, şaşırttın beni. Hamburgeri yedin ama patates kızartmasını yemedin ne oldu diye sorduğumda karnının ağrıdığını söyledin. Buraya getirdiğim için pişman oldum. Dışarı çıktık sen yemek için hayır duası okuyarak beni bunaltıyordun. Ayrılmak istedin, ben ayakkabı almaya gidelim dedim. Senin beğendiğin ayakkabının mahallenizdeki ara sokakta olduğunu, mahallenizin de çok uzakta olduğunu, en az iki saat süreceğini söyledin. İlle o ayakkabıcı olmak zorunda değildi ya canım etrafta başka ayakkabıcılar da vardır elbet. Seni zorla peşime sürükledim, sen “gerek yok ben gideyim, zaten yemek ısmarladın az paran vardır boşuna harcama ağbey” diyip dururken. Kısmen haklıydın dışarı çıkarken üzerime fazla para almamıştım ama seni tatmin edecek bir ayakkabı buluruz diye tahmin ediyordum. Yarım saat civarında dolaştık ama hiçbir şey bulamadık. Sen artık annem merak eder, evim uzak ben gideyim, biraz daha mendil satayım demeye başlamıştım ama fark ettik ki mendillerini de kaybetmişsin.
Şimdi ne yapmalıydım? Para verebilirdim ama özellikle hikayende ortaya çıkan delikler bunu bir meslek haline getirdiğin izlenimi verdi. Vermeyebilirdim ama o zaman da ben rahatsız hissedecektim ne olmuş numara yaptınsa zengin olmadığın belli zaten. Yazmaya utanıyorum sonunda 10 liracık çıkarttım cebimden sana bugünkü rehberlik ücretin bu dedim. Sen ise bu çok gerek yok diyerek beni yine kendimden şüphe ettirdin. Bu nasıl para için numara yapmak ki böyle bir şey söylüyorsun? Helalleştik ve sen yoluna gittin. Neydin, söylediklerinin ne kadarı doğruydu, gerçek bir çözüm bulabilir miydim, neden böyle aptalca bitirdim şimdi ben dönüp dönüp bunları düşüneceğim. Özür dilerim apo.
Hazırlandım, fotoğraf makinemi aldım ve Mardin kapıya gitmek – ne kadar şen olduğunu görmek için yola çıktım. Nerede olduğunu bilmiyordum ama olsundu bir şekilde bulurdum. Diyarbakır belediye binasına doğru yaklaşırken uğultuya benzer sesler ve polisler görünce meraklandım ve tırstım. Yaklaşmaya devam ettim ve miting-ile eylem arası bir olayla karşı karşıya olduğumu gördüm. Kalabalık bile sayılmazdı birkaç yüz kişi vardı ve belediyenin önüne çekilmiş bdp otobüsünün üstünden birisi konuşma yapıyordu. Kürtçe bilmediğim için neden bahsettiğini anlamadım ve acaba bir fotoğraf çeksem mi diye birkaç saniye süren bir düşünmenin ardından hemen vazgeçtim. Ya sivil polis falan zannederde pataklamaya kalkarlarsa –sanki herkes de psikopat, bu ne tırsıklıklan- neyse diyerek yola devam ettim ve Dağkapı’ya geldim. Oradan surları takip ederek gördüğüm tabelaya doğru gitmeye başladım bu sırada da sur boyunca fotoğraf çekmeye. İşte bu sırada o geldi;
-ağbey bir mendil al ağbey
-…(sakın ağzını açma sakın)
-hadi ağbey Allah rızası için
-canım hiç bozuğum yok.(heh, buralı olmadığını da belli ettin, sıçtın şimdi bu da yapışır yanına artık düşmez yakandan düşmez)
Ve ben yürümeye devam ederken o da yanıma takıldı.
-ağbey 5 lira biriktirip ayakkabı alacam ağbey annem ayakkabıcıyla konuştu bana git 5 lira kazan alalım dedi.
-lanet olsun ya kaç para
-400 bin ağbey
-neeeeeyyyy kaaaaaççç? Pek de kazıkçıymışın ha
-ağbey dün akşam yemek yemedik.satıp ayakkabı alcam ağbey okula almadılar bugün.
-al hadi son bozuk param iki tane 25 kuruş.
Alışveriş tamamlandı. Çocuk başka yöne, başka avlara dönerken ben;
-tosun Mardin kapıya gideceğim ben doğru yolda mıyım?
-ağbey ben seni götürüyüm, buralar tekin değil zaten sen buralarda gezme
- (hassiktir) nasıl tekin değil canım
-burada senin gibi ağabeyleri cüzdanı için bıçaklıyolar, kafasını kopartıyolar.
-( yok canım gene atıyor, ya atmıyorsa?!) Mardin kapı tekin mi bari?
- oralar iyi ağbey, ben sana gösteririm.
-iyi hadi gidelim ama dur önce bir fotoğrafını çekiyim senin de
Düştük yola. Ne çene varmış sende. Anlattıklarını o kadar otomatik, duraksamadan, peşpeşe sıralıyorsun ki insan acaba aynı şeyleri kaç kişiye anlattı, ne kadar sürede ezberledi diye sormadan edemiyor.
-baban öldü, annen ve sen kalıyorsun, kalbin delik, ayağında ayakkabı yok diye bugün okula almadılar, dün akşam hiçbir şey yemedin.
Diyarbakır’a geldiğimden beri bunun benzeri şeyleri senin gibi o kadar çocuktan duydum ki insanın duyduklarına inanası gelmiyor. Ama ya doğruysa? Çok temiz yüzlü bir çocuksun, ağzından çıkan iki cümleden birisi allahla ilgili(benim için çok sıkıcıydı yani).
Seninle ne yapsam bilmiyorum, karnını doyurup ayakkabı alacağını iddia ettiğin komik parayı verebilirim, rehberlik ücretin olarak.
Daha önce de benim gibi bir ağbeye rehberlik yapmışsın 50 lira vermiş, beraber yemeğe gitmişsiniz, bütün Diyarbakır’ı gezdirmişsin, o zaman da tam kira zamanınızmış parayı oraya vermişsiniz, bugün okula gitmişsin ama ayağında ayakkabı yok diye cemile hoca “siktir git!” demiş, ayakkabıyı alınca hiç çıkartmayacakmışsın çünkü çok güzelmiş(10 liraya alacağını iddia ettiğim ayakkabı mı çok güzel diyemem tabii), annen çok güzel Yasin okuyormuş, o adama gece hiç uyumayıp kuran okumuş, valiye de rehberlik yapmışsın çek vermiş sana 300 liralık yardım çeki vermiş. Bir gün bir fotoğraf makinesi bulmuşsun kutulu eve götürmüşsün annen fotoğrafçıya götürmüş adam o zaman bu 3 milyar eder demiş, hatta isterseniz kuyumcuya da satabilirmişsiniz çünkü üstünde altından yapılmış yerler varmış, sonra annen satmış falan filan. İnanabilmek için kendimi çok zorladım.
Kafamı karıştırdın çocuk. Bunu biriyle paylaşıp olay için fikir, kendim için yardım almalıydım. Aklıma gelecek bir isim yoktu çünkü son zamanlarda zaten hep aklımda olan bir isimdi. Ona mesaj attım içinde bulunduğum duruma dışarıdan bir bakış açısı getirsin diye “söyle ne yapsın sevgilin?”. Ve beklediğim yardımı aldım, okulunu, hocasının ve müdürünün adını öğrendim Ziya Gökalp İ.Ö.O. 7-A sınıfı öğrencisi Abdullah –arkadaşlarının deyişiyle apo’nun. Öğrendiklerimi hemen iletiyordum bakalım doğrulanacak mı diye. Doğrulanacağını sanmıyordum ama doğrulanmasını istiyordum. Doğrulanmadı maalesef. Sana tekrar tekrar sordum ve sen ısrarla aynı şeyi söyledin durdun. Bu arada Mardin kapıya gitmiş şimdi geri dönüyorduk. Sana yemek ısmarlamalıydım.
Çok zekiyim ya ben, o yüzden seni burger king’e götürmeye ve hamburger ısmarlamaya karar vermiştim. Bu arada telefon çaldı aklımdaki kişi arıyordu ne yaptığımı merak etmiş olmalıydı, en son durumu kısaca anlattım, okulda çocuğun bahsettiği isimde bir öğretmen ve müdür yardımcısı olmadığını bir kez daha duyunca çocuğun hikayesinde büyük bir delik açıldı şimdi ne yapmalıydı. Hani sormuştun ya çocuk sevdiğin var mı diye al telefonu bir de ona anlat bakalım benim anlattığım seni bir de sesinle sen tamamla.
-bacın mı
-yok ne alakası var lan
-sevdiğin mi
-heh sevdiğim
Hamburger senin için çok değişik bir deneyim olacaktı Ama her değişik deneyim iyi olmak durumunda değil. O ana kadar makine gibi konuşan sen hamburgerciye gelince ilk defa durakladın ne söyleyeceğini bilemedin, şaşırttın beni. Hamburgeri yedin ama patates kızartmasını yemedin ne oldu diye sorduğumda karnının ağrıdığını söyledin. Buraya getirdiğim için pişman oldum. Dışarı çıktık sen yemek için hayır duası okuyarak beni bunaltıyordun. Ayrılmak istedin, ben ayakkabı almaya gidelim dedim. Senin beğendiğin ayakkabının mahallenizdeki ara sokakta olduğunu, mahallenizin de çok uzakta olduğunu, en az iki saat süreceğini söyledin. İlle o ayakkabıcı olmak zorunda değildi ya canım etrafta başka ayakkabıcılar da vardır elbet. Seni zorla peşime sürükledim, sen “gerek yok ben gideyim, zaten yemek ısmarladın az paran vardır boşuna harcama ağbey” diyip dururken. Kısmen haklıydın dışarı çıkarken üzerime fazla para almamıştım ama seni tatmin edecek bir ayakkabı buluruz diye tahmin ediyordum. Yarım saat civarında dolaştık ama hiçbir şey bulamadık. Sen artık annem merak eder, evim uzak ben gideyim, biraz daha mendil satayım demeye başlamıştım ama fark ettik ki mendillerini de kaybetmişsin.
Şimdi ne yapmalıydım? Para verebilirdim ama özellikle hikayende ortaya çıkan delikler bunu bir meslek haline getirdiğin izlenimi verdi. Vermeyebilirdim ama o zaman da ben rahatsız hissedecektim ne olmuş numara yaptınsa zengin olmadığın belli zaten. Yazmaya utanıyorum sonunda 10 liracık çıkarttım cebimden sana bugünkü rehberlik ücretin bu dedim. Sen ise bu çok gerek yok diyerek beni yine kendimden şüphe ettirdin. Bu nasıl para için numara yapmak ki böyle bir şey söylüyorsun? Helalleştik ve sen yoluna gittin. Neydin, söylediklerinin ne kadarı doğruydu, gerçek bir çözüm bulabilir miydim, neden böyle aptalca bitirdim şimdi ben dönüp dönüp bunları düşüneceğim. Özür dilerim apo.
18 Eylül 2010 Cumartesi
Şerbetçi

Yaz mevsiminin yerini aheste bir şekilde güze bıraktığı günlerdi. Gök artık erkenden kararmaya başlamıştı. Kalın Emin Karyağdı bayırındaki cellat kabristanından, ustası Kara Ali’nin kabristanını ziyaret etmekten dönmekteydi. Kalın Emin her cuma bir gün evvelinden hazır ettiği beyaz gömleğini giyer, kendisine 10 gümüş kaymeye mal olan muskası dışarıdan görünecek şekilde yakasını açar, her daim taze olması için kendisine babüsselam kapısına yakın yerdeki bahçelerde yetiştirdiği lalelerden bir tanesini dikkatlice yakasına yerleştirir ve yola koyulurdu.
İlk olarak Padişahın Cuma Selamlılığına gider padişahımız efendimiz tebaasını selamladıktan sonra oradan ayrılır, hayattayken yaptığı infazlarla tıpkı bir mualliminin inceliğiyle kendisine yol yordam gösteren, yetiştiren, ve bir baba gibi sahip çıkan ustasının kabrini ziyaret etmeye Karyağdı bayırındaki cellat kabristanına yollanırdı. Onun için Kara Ali cellâtların pîri Eyyüp Basri'den bile önemli biriydi. Kaç cellata nasip olurdu padişahımız efendimizin canını almak. Bu önemli işi anca hünerli elleri ve büyük bir şöhreti olan birisi yerine getirebilirdi. Konstantiniye’de bu işi yerine getirebilecek tek kişi tabiî ki Kara Ali’ydi. Üstelik Sultan İbrahim’in boğularak infaz edilmesi sırasında kendisi de Kara Ali’nin yamaklarından biri değil miydi, ne olmuştu yani cellatların piri, padişah cellâdı Kara Ali padişahımız efendimizin haykırışları karşısında infazı gerçekleştirmek istemediyse, daha sonra infazı yerine getirirken göz yaşlarına hakim olamadıysa? Gerçi Kalın Emin de ustasının gözyaşlarına ilk defa şahit oluyordu. O sırım gibi, bastığı yeri titreten, çıplak eliyle adam öldürebilen, her daim belinde taşıdığı şifresiyle sanki bir tablo yaparmış gibi dikkatlice kafaları bedenlerinden ayıran adam ağlamıştı. Kalın Emin kırk yıl düşünce böyle bir şey görmeyi hayal edemezdi.
Kafasında bu düşüncelerle yürüyen Emin birden tanıdık bir çevrede olduğunu fark etti. Hücresinin önüne gelmişti. Soniki gündür hep böyleydi gerçi. Kafasında türlü düşünceler, türlü hatıralarla hiç farkında olmadan yürür olmuştu. Sonunda birden hücresinin önünde olduğunu fark ederdi. Sultan 2. Mahmut’un sadrazamı Mehmet Emin Rauf Paşa Balıkhane Kasrına kapatılmıştı. Bunun anlamı; eğer bir mucize olmazsa Mehmet Emin Rauf Paşa kısa zaman sonra son yolcuğuna Cellatbaşı Kalın Emin’in elinden uğurlanacaktı. Bu onun gerçekleştireceği ilk infaz değildi peki o zaman bu olayın ortaya çıkmasından beri neden böyle dalgınlaşmıştı?
İlk infazı değildi ya içinde ilk defa böyle duygular ortaya çıkmıştı. Padişahın Sadrazamını Balıkhane kasrına kapattırdığını öğrenince her zaman yaptığı gibi, zindana atılan kişinin sağlık durumunu görmek için bizzat ziyarete gitmişti. Bu alışılmadık şey değildi, bütün cellatlar namuslu insanlardı, hastalıklı, zayıf birisini öldürüp şereflerine leke sürdürmek istemezlerdi. İşte bu düşüncelerle gitti Balıkhaneye. Ama gel gör ki hücreye gidip Mehmet Emin Rauf Paşa’yı gördüğünde hiç beklemediği bir şey oldu. Erkek güzeli Mehmet Emin Rauf Paşa’yı görür görmez vurgun yemişe döndü. Uzun müddet ne yapacağını, ne diyeceğini bilemeden öylece durdu. Cellatıyla karşı karşıya olduğunu bilen sadrazam ise korkusunu gizlemeye çalışır bir hava ile hücresinde beklemekteydi. O günden sonra Kalın Emin ne yapacağını düşünüp durdu. Mehmet Emin Rauf Paşa hakkındaki karar 3.gün sonunda kesinleşecekti. Eğer bir mucize olmazda cellatın işini yapmasını isterlerse ne yapacaktı? Hem sadrazamı görünce içine dolan bu duygu neydi? İşte kafası bunlarla doluydu.
3. gün sabaha karşı artık kararını vermişti. Bu işi yapmayacak hatta bununla da kalmayıp Mehmet Emin Rauf Paşa’yı bu durumdan kurtaracaktı, bu uğurda canını feda etmeye de hazırdı. Mehmet Emin Rauf Paşa ecel şerbetini içmeyecekti. Bu işi nasıl yapacağına dair kafasında bir plan bile kurmuştu. 4. gün sabahı Balıkhane Kasrı’na gidecek, Mehmet Emin Rauf Paşa’nın işini görmek üzere götürmeye geldiğini söyleyecek ve onu oradan çıkaracaktı, Kara Ali gibi iri yarıydı muhafız olarak gelen askerlerin işini halletmekte zorlanmazdı. Ondan sonrası içinse sadrazam Mehmet Emin Rauf Paşa’ya güveniyordu. Koca Devlet-i Aliyeyi Osmaniye’nin sadrazamıydı, bir çıkış yolu bulurdu. Belki bir gemi bulur ve kimsenin onları bulamayacağı yerlere giderlerdi. Tabii sadrazam efendinin kendisini yanında götürmeme ihtimali vardı ama canını kurtarınca o da kendisine minnet besleyecekti. Bu düşüncelerle biraz olsun rahatlamıştı ve ertesi gün dinlenmiş bir şekilde bu işleri yapması gerektiği için uyumaya karar verdi.
Mehmet Emin Rauf Paşa 3 gün bu kasrın karanlık odasında ecel teri döktükten sonra, endişeyle âkıbetini beklerken, zindanın demir kapısı açılmış, Bostancıbaşı elinde tepsi, içeri girmişti. Rauf Paşa korkuyla tepsideki kadehin rengine baktı evvelâ. Paşa’nın, karşısında bostancıbaşıyı gördüğü an geçirdiği şok ve müthiş ölüm korkusu sebebiyle erkekliğini dahi kaybettiği meşhurdur. Sultan Mahmut, affettiği yakışıklı sadrazamına iltifatta bulunmuştu daha sonra:
—Kallâvî kavuğun böylesine yakıştığı bu başa nasıl kıyılır?
Not 1:Gerçek olay ve kişilere gerçek olmayan olaylar, kişiler ve mekanlar eklerken kronolojik sırayı dikkate almadım.
Not 2: İhsan Oktay ANAR etkisi ile yazılmıştır (:
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
